O gece mumları eksikti sokakların. Bir
kaçı sönmüş üstelik. Ben koşarken rüzgarımdan etkilendi diye düşündüm. Rüzgarım
sert değildi belki ama karanlıktı. Aydınlıkları kapatacak kadar karanlık… Ben
koşarken ondan kaçardım. Sönmekten kaçardım. Eksik kalmaktan…
Tam olamayan insanlar neyin eksikliğinden korkarlar? Aslında herkes den
daha çok bütündüm. Çıplak ayaklarım boğazın suyuna değdiği anda temizlenirdim.
Herkesten daha temizdim. Yaratılışından kirli olan bu dünyada o yüzden
sırıtırdım belki de. Böyle de avuç avuç belkilerim var benim. Avuçları olmayanlara göre şanslıydım. Kim
yaşamak isterdi belkileriyle? Yaşamak zorunda olanlar. Yaşamak zorunda olduğum
bir hayat var. Üstelik birkaç tane mumu
sönmüş, henüz yanmadan. İnsanlardan daha temiz görünmeliyim. Bir türlü
arınamadıkları pisliklerine beni de karıştırmadan.
Adım yok. Soyadını kimse vermek istemez zaten. İstanbul doğumluyum. Emin
değilim burada doğduğumdan ama emin olmak isterim. Annemin adı yok. Babamın adı
iyi ki olmamış. Dilediğim kadar okuyamadım. Yani hiç. Okumak isterdim oysa
‘hiç’ kadar olsa da okumak. O zaman bir
‘Hiç’ olmazdım en azından. Yinede konuşabiliyorum. Bir şehirle konuşabiliyor ve
onu dinleyebiliyorum. Çoğu zaman dinlemek daha güzel ama, araya insanların
sesleri karışıyor bazen. İnsanların sesleri huzursuz edici üstelik. Sözlerinde
kirden izler var. İnsanların sesleri kalabalık , yalnızlığa hasret kalacak
kadar milyon tane. Ve yine milyon tane koku var birbirine değen. Hiç birini
ayırt edemezsin birbirinden. Kirliler çünkü hepsi güzel kokarlar ama kirliler.
Devamlı kaldığım bir evim yok. Olmasını da istemem zaten. Bir evin içini
çocuklar doldurur çünkü. Bir evin mumları olmaz, hep yanan lambası vardır.
Devamlı yanan ışığı. Çocukları sevmem ben. Çocuk olduğumu hatırlamadığımdandır.
Ah bir hatırlasam küçük ellere sahip olduğumu oturup ağlarım onları
sevincimden. Bir aklıma gelse düşerken canımın yandığı kalkarım hiç gücenmeden
yerimden.
Bir şairdim ben; öyle ki İstanbul’u
daha güzel anlatabilen bulamazsın. Öyle ki gözlerine bakarken bir
okyanusa dalamazsın. Mısralarımda elleri titrek bir adam, elleri hep yorgun, elleri hep kirli.
Mısralarım temizdir oysa. Şairdim ben, elleri titreyen adamı daha güzel
yazamazsın.
Bir memurdum ben eve geldiğinde
çocuklarıyla sarmaş dolaş. Çocuklarına dünyaları getiren, oysa karşılığında
verecek hiçbir şeyi olmayan bir memur. Gece kafasını yastığa koyar koymaz
uyumayı becerebilen tek bir memur.
Yalnız bir dilenciydim ben. Elini
kalabalığa en inandırıcı şekilde açan. İnsanlara sahte hayatlar sunan. Onlardan
çok iyi faydalanan bir dilenciydim, kimseyi kuşkulandırmayan. Görmeyen gözlerim
konuşmayan bir dilim vardı, oysa çok iyi anlatabilirim insanları avucumu boş
bırakmadıkları her an.
Geceleri uykuları kaçıracak bir
kabustum ben. Uyandığında saatlerce koşmuşsun hissi veren. Alnından dökülen
terlerin inadına hep susayan… susatan.
Ve yıllar sonra, yaşım artık
bıkmışken yaşamaktan giydiğim bütün kıyafetleri çıkardım. Çıplaktım ben.
Çıplakken daha iyi iş gördüğümü söyler herkes. Bilmiyorum. Aynaya baktığımda bir katil görürdüm ben.
Silahını hiç tanımadan kaybetmiş bir katil. Gün doğmadan kendini öldüren. Her
öldüğünde ağır cezalar çeken. Yinede bir
türlü getiremediği son’u avuç avuç kazıyan bir katil. Ama şanslıydım avuçlarım
hala vardı ve kazınan ömrüme göre temizdiler…
N.A
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder