15.10.11

Kimliğini Kaybeden Fahişe


O gece mumları eksikti sokakların. Bir kaçı sönmüş üstelik. Ben koşarken rüzgarımdan etkilendi diye düşündüm. Rüzgarım sert değildi belki ama karanlıktı. Aydınlıkları kapatacak kadar karanlık… Ben koşarken ondan kaçardım. Sönmekten kaçardım. Eksik kalmaktan…
    Tam olamayan insanlar neyin eksikliğinden korkarlar? Aslında herkes den daha çok bütündüm. Çıplak ayaklarım boğazın suyuna değdiği anda temizlenirdim. Herkesten daha temizdim. Yaratılışından kirli olan bu dünyada o yüzden sırıtırdım belki de. Böyle de avuç avuç belkilerim var benim.  Avuçları olmayanlara göre şanslıydım. Kim yaşamak isterdi belkileriyle? Yaşamak zorunda olanlar. Yaşamak zorunda olduğum bir hayat var. Üstelik birkaç tane mumu  sönmüş, henüz yanmadan. İnsanlardan daha temiz görünmeliyim. Bir türlü arınamadıkları pisliklerine beni de karıştırmadan.
     Adım yok. Soyadını kimse vermek istemez zaten. İstanbul doğumluyum. Emin değilim burada doğduğumdan ama emin olmak isterim. Annemin adı yok. Babamın adı iyi ki olmamış. Dilediğim kadar okuyamadım. Yani hiç. Okumak isterdim oysa ‘hiç’  kadar olsa da okumak. O zaman bir ‘Hiç’ olmazdım en azından. Yinede konuşabiliyorum. Bir şehirle konuşabiliyor ve onu dinleyebiliyorum. Çoğu zaman dinlemek daha güzel ama, araya insanların sesleri karışıyor bazen. İnsanların sesleri huzursuz edici üstelik. Sözlerinde kirden izler var. İnsanların sesleri kalabalık , yalnızlığa hasret kalacak kadar milyon tane. Ve yine milyon tane koku var birbirine değen. Hiç birini ayırt edemezsin birbirinden. Kirliler çünkü hepsi güzel kokarlar ama kirliler.
       Devamlı kaldığım bir evim yok. Olmasını da istemem zaten. Bir evin içini çocuklar doldurur çünkü. Bir evin mumları olmaz, hep yanan lambası vardır. Devamlı yanan ışığı. Çocukları sevmem ben. Çocuk olduğumu hatırlamadığımdandır. Ah bir hatırlasam küçük ellere sahip olduğumu oturup ağlarım onları sevincimden. Bir aklıma gelse düşerken canımın yandığı kalkarım hiç gücenmeden yerimden.
         Bir şairdim ben; öyle ki İstanbul’u  daha güzel anlatabilen bulamazsın. Öyle ki gözlerine bakarken bir okyanusa dalamazsın. Mısralarımda elleri titrek bir adam,  elleri hep yorgun, elleri hep kirli. Mısralarım temizdir oysa. Şairdim ben, elleri titreyen adamı daha güzel yazamazsın.
          Bir memurdum ben eve geldiğinde çocuklarıyla sarmaş dolaş. Çocuklarına dünyaları getiren, oysa karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan bir memur. Gece kafasını yastığa koyar koymaz uyumayı becerebilen tek bir memur.
          Yalnız bir dilenciydim ben. Elini kalabalığa en inandırıcı şekilde açan. İnsanlara sahte hayatlar sunan. Onlardan çok iyi faydalanan bir dilenciydim, kimseyi kuşkulandırmayan. Görmeyen gözlerim konuşmayan bir dilim vardı, oysa çok iyi anlatabilirim insanları avucumu boş bırakmadıkları her an.
           Geceleri uykuları kaçıracak bir kabustum ben. Uyandığında saatlerce koşmuşsun hissi veren. Alnından dökülen terlerin inadına hep susayan… susatan.
            Ve yıllar sonra, yaşım artık bıkmışken yaşamaktan giydiğim bütün kıyafetleri çıkardım. Çıplaktım ben. Çıplakken daha iyi iş gördüğümü söyler herkes. Bilmiyorum.  Aynaya baktığımda bir katil görürdüm ben. Silahını hiç tanımadan kaybetmiş bir katil. Gün doğmadan kendini öldüren. Her öldüğünde  ağır cezalar çeken. Yinede bir türlü getiremediği son’u avuç avuç kazıyan bir katil. Ama şanslıydım avuçlarım hala vardı ve kazınan ömrüme göre temizdiler…

N.A

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder