27.11.11

ŞEHİR SAÇLI ADAM

Avuç avuç kül getirdim sana.
Avuç avuç onca anı onca hatıra.
Yeni bir isim buldum,
Yeni bir isimle hatırlıyorum şimdilerde seni.
' Şehir saçlı adam '
Duyabiliyor musun hala beni ?
Anlattıklarımı ve defalarca anlatamadıklarımı.
Bıraktığım yerde misin?
Şu büyük ağaçları olan çay bahçesinde,
Veyahut  gittiğimiz parklardan bir tanesi.


Hani her zaman gölge alan  bir bank vardı
Daima orayı seçerdin sen.
Güneşi sevdiğin kadar kaçtığını söylerdim sana.
Oysa farkında olmadan kalbindeki yerimi anlatmışım 
Bu kaçışların bu çabaların başka bir ismi olamaz.


Şehir saçlı adam
Milyonları yazabilirim sana.
Milyonlardan daha fazlasını.
Bilmeni isterim ki Yalnızım 
Ve Yalnız kalıyor sol yanım...





26.11.11

BİR FOTOĞRAF DÜŞTÜ AKLIMA

Biraz düşündüm aslında. Yani neden tek bir fotoğrafımız bile olmadığını. Geçirdiğimiz yıllar kadar fotoğrafımız olabileceğini hayal ettim, arzuladım birazda. Sinirimden yırtıp atacağım tek bir fotoğrafımız bile yoktu. Bu düşüncelerle sokağa attım kendimi. Biraz ilerideki durağa giderken karşıdan gelen iki kişiyi gördüm. Siyah saçlı bakımsız bir kız. Yanında onun boylarında hafif sarı saçları olan bir erkek. Birbirlerine hiç durmadan bir şeyler anlatıyorlar. Onları izlemeyi sevdim, biraz daha baktım onlara. Birbirlerine olan bağlılıklarını gördüm. Ayrı kaldıkları yerlerde hep susmuş ve birbirlerinden başka kimseyle konuşamaz gibiydiler. İşim olmasına rağmen duraktan geçen arabaya binmedim. Daha fazla baktım. Konuşan erkeği dinlemeye doyamadığım da baktığım fotoğrafın bizim olduğunu anladım. Burada geçirdiğimiz sıradan günlerden bir tanesi duruyordu karşımda. Ben yaklaştıkça uzaklaşıyor ben kulak astıkça  kayboluyordu sesleri. Çıldırmış olduğum geldi aklıma. Ve belkide sarhoş olabilme ihtimalim. Günlerdir durmadan içtiğimi hatırlamam hayal gördüğümü kesinleştirdi bana. Bir daha ki arabaya hiç tereddüt etmeden bindim. İneceğim duraktan bir durak öncesinde bastım düğmeye. Neden yaptığımı bilmiyordum ama sarhoş olmama vurdum bunu da. Yürürken gözüm kamaştı ve biraz ilerideki çay bahçesinde oturan iki kişiyi gördüm. Yine aynı kişiler. Sen ve ben ayrı bir fotoğraftaydık şimdide. Büyük ağaçları olan ve çaylarını beğendiğim şu kaçınılmaz çay bahçesi. Masa örtülerini farklı bulduğunu söylerken gülmüştüm sana. Sanırım şu an ki kahkaham ona. yada saçma sapan bir şaka yapıp kendi kendime gülüyor olabilirim. ve muhtemelen budur. Buradan bakıldığında ne kadar aptal olduğumu anladım bir kez daha. Bana katlanıyor olman şaşırtıcı. Evet suratında o şaşkınlık ifadesi. Hayır hala sarhoşum ve gördüklerim asla yaşanmadı. 
Biraz daha yürüdüm. Başımın ağrısına aldırmadan yürüdüm. İleride yağmur yağıyordu. Evet bulunduğum yerde yağmıyordu fakat biraz ilerisinde bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Tekrar iki kişi gördüm yağmurdan kaçan. Tek bir ceketin altına sığınan iki kişi. Islanmaktan korunmuyor gibiydiler. Islanmak umurlarında bile değildi. Birlikte ıslanmıyor olmaktı onları mutlu eden. Birlikte kaçıyor olmak. İşte baktığım farklı bir fotoğraf. Yanılıyor olabilir miyim dedim kendime. Hala sarhoş olma ihtimalim aklımdaydı derken tam karşımdaki parkta ağlayan bir kız gördüm. Yanında aynı erkek. Bunu nerede görsem hatırlarım. Sarhoş değildim. Baş ağrısından ölecektim ama kendimdeydim. Bu bendim. Bu bizdik. Öfkem ve sinirimden yırtıp atamadığım fotoğraflardı. Ben yırttıkça aklımda birleşen hiç çekemediğimiz fotoğraflarımız. Tekrar düşündüm, aslında milyonlarca fotoğrafımızın olduğunu düşündüm. Ne yana baksam görebilirdim onları. Girdiğim her sokakta bir tanesi asılıydı. Ve bazılarında milyon tanesi. Biraz daha  düşündüm sarhoş olabilir miydim. Hayır değildim. Ama sarhoş olmak için daha güzel bir zaman olamazdı. Ve biraz daha bira içip fotoğrafların geri kalan kısmına bakmaya devam ettim.

25.11.11

Yüzünü Dökebilirsin Küçük kız, Yalnız bir sensin çünkü

Her zamanki kafeye gitti.  Her zamanki gibi az denecek kadar doluydu. Her zamanki yerine oturdu. Karşısında uzun camları olup boş bir sokağa bakan masasına. Her zamanki içkisini söyledi. Açık bir çay. Garson her zamanki gibi selamladı ve siparişini hızlı bir şekilde getirmişti. Her zamankinden bir kaç insan sesini fazla kullanıyordu. Fazla yüksek. Fazla kalabalık. Yalnız kaldığı anlarda kalabalıkları sevmezdi. Kalabalıklardan kaçardı. Her zamankinden uzak tek bir şey vardı, tüm kalabalıkları kıskanacak kadar yalnızdı. Bu kafeye defalarca onsuz gelmişti elbette. Ama bu defa o birdaha olmamak için yoktu. onun olmadığını hisseden küçük kız çayından bir yudum aldı. ilk alışında ağzı yanmıştı. Hızlı içmişti bu defa. huzursuzdu çünkü. Mutsuzluğundan daha çok huzursuz olmuştu. Her zamanki radyodan gelen müziğe verdi kulağını. Ayrılık şarkısı çalıyordu. Ayrılık şarkısı bağırıyordu adeta. Kafası karıştı. Kafası ne zaman karışık olsa bir sigara yakardı. Her zamankinden bir tane daha yaktı.Ağzının yanmışlığını gideren sigarası kafa karışıklığına fayda etmedi.
Bir hikaye düşündü. Islak çimenlerin hikayesi. Kimse bilmez oradaki hayalleri. kimse göremez çimenlerin üzerini örten deniz karanlığında ki gök yüzünü. Hayellerini Hayal etti. Bu defa hayallerini kıskanıyordu. Hayallerinde birlikte olduğu adamı. Hayallerinde dahi aynı bakardı gözleri. Hayallerinde bile aynı susardı. Radyodaki şarkı değişince bir an kendine geldi. Bu defa Sezen Aksu'nun sesi. Tükeneceğizi duyar duymaz korktu küçük kız. Kızaran gözlerinden korktu. Gözlerindeki tuz yakıyordu canını. Gözlerindeki deniz özgür olup boşalmayı istiyordu bu kez. Bir sigara daha yaktı ve dinledi ' 
Herşey bir anda anlamsız gelecek işte biz o gun tükeneceğiz ' Şarkıdan ilham alarak hayal kurmadan onu düşündü. Acaba şimdi nerede ve kiminle diye geçirdi aklından. Aklı kaçacak gibi oldu.Acaba gelirmiydi buraya . Acabalarına baktı sonra küçük kız. Kurduğu acabaların ne kadar hayali olduğuna.
Bir rüzgar esti. Üşüdüğünü hissetti. Bu kez rüzgardan savrulan saçlarını kendi elleriyle itti yüzünden. Elerini kendi nefesiyle ısıtmaya çalıştı. Ve tekrar korktu küçük kız. Bu defa onu arayan ellerinden korktu. Yalnız onunla ısınan ellerinden..
Üşüdüğünü anladı tekrar. Kalın giyinmemişti her zamanki gibi. bu defa kalın giyinmediği için kendi kendine kızdı. Bir sigara daha yaktı. Üçüncü sigarasını içerken elinden çekip alacak kimsesi olmadığını gördü. Bunun ağır acısını yaşadı ve daha başlamadan kendi elleriyle söndürdü sigarasını. Gözü kapıya ilişmişti. Bir an için kapının arkasında olduğunu gördü. Müptela bakıyordu ona. Müptela ve birazda sarhoş. Bir şiir geçirdi aklından. Mısralarını yazmadan bir isim buldu ona ' Sen ve Ben Gibi ' Satırlarına başlarsa, satırlarından düşeceğini düşündü. Satırlarından korktu bu defa, her zaman onun için yazılan satırlarından...
Bir çay daha istedi garsondan, ve kulağı tekrar radyodaydı.  'James Blunt' çalıyordu bu kez. En sevdiği sanatçılardan birinin sesini duyunca gülümsedi. Gülümsediği anda göz yaşları döküldü birer birer... Göz yaşlarını kendi elleriyle sildi. Aslında birlikte olamadıkları zamanlarda bile birlikte olurlardı. Oysa bu defa yalnızdı. Ve tüm defalarda yalnız kalacaktı artık.
Tekrar hayal etti küçük kız. Onu tekrar öpebilmeyi hayal etti. Sesli düşündü. Dudaklarını oynatarak 'Budala' diye geçirdi aklından. Dudaklarını oynatarak onu sevdiğini söyledi bu defa. Sorar gibi cevap bekler gibiydi. Ama kimse yoktu sevgisine karşılık verecek. Sonunu getiremeden yuttu kelimelerini.

Her zamanki kafedeydi. Her zamanki yerine oturup, her zaman ki içkisinden söyledi. Açık bir çay. Garson her zamanki gibi selamladı ve siparişini hızlı bir şekilde getirmişti. Her zamankinden farklı olan tek bir şey vardı. Artık yalnız gelecekti bu kafeye. Artık yalnız sevecekti, artık yalnız kalmıştı küçük kız. Resimlerini gördü. Rüzgarında seyrettiği resimleri. Ellerinin soğuktan donmak üzere olduğunu anlayınca durdu. Bıraktı kalemini. Yazacak bir şeyide kalmamıştı zaten. Yazdığı onca şeyi bırakıp kafeden uzaklaştı. Çünkü biliyordu; artık yazılarıda onun gibi yalnız kalacaklardı...

17.11.11

BİR YAZARIN YAZISI

Komşumun kedisi her gün ki açlığından her gün ki şikayetini eder. Dışarıda ki saksılar toprakları için su dilenirler. Gökyüzü çıkmaz bir yola girer. Ve trafik lambaları bir yanıp bir sönerken insanlar aralıksız uykularına devam eder. Oysa ben yazarım.. Yazamadığım anlarda dahi yazarım.

Benim kedim yok. Kendimden öteye bir canlıya bakamam. Buna saksılarda yetişen çiçeklerde dahil. Bir gün içecek bir damla bile suyumuz kalmayacağını düşünürken onlara su veremem. Benim altında bulunduğum gökyüzü her zaman farklı yollardadır çıkıp çıkmayacağını kestiremem. İnsanlar uyurken bu yüzden ben yazarım. Trafik lambasını yazarım. Yanıp sönen ışığını yazarım. Kendi hayatımı ve farklı hayatları yazarım. Yaşım yediyken yazarım, yaşımın otuz beş olduğunu düşünerek yazarım. Kalemimde kağıdım bitene kadar, gün gelip kalemimi kırana kadar ve bir gün kalemsiz kalana kadar yazarım. 
Yazamayacağım aklıma geldiğinde  yazarım. elden ayaktan düştüğümde, düşüşümü yazarım. Nefesim kesildiğinde kesilen nefesimi yazarım. Gün gelir sona geldin derlerse tekrar, tekrar başa döner bir daha yazarım.




7.11.11

RUTİNLERİME DOKUNMA


Bayram telaşı şöyle bir kenara dursun alışkanlıklarım hiç bir şeyi umursamıyor. Özel bayram sabahlarındaki telaş hiç yoktur bende. Sabah erkenden kalkıp bayramlıklarını geçirmek üzerine. Sanki herkesin yapması kural olan bir şeymiş gibi her yıl bunu tekrarlamak. Ben biliyorum ki alışkanlıklarım bayram dinlemiyor. Onlar adeta benim patronum olmuş. Bu koşuşturmadan habersiz dediğim dedik havalarında.
 
Bende tam olarak nasıl bahsetmem gerektiğini bilmiyorum ama şöyle düşünün; size hükmeden bir şeyin altında kalmaktan memnun olur musunuz?  Evet işte tamda bundan söz ediyorum.

Gece ne kadar geç yatarsam yatıyım 9 olmadan uyanırım mutlaka.  Sabah kahvaltılarını önemsememekle birlikte bir bardak çay içmeden çıkamam evden. İşe giderken okula giderken kulaklıklarım daimidir benimle  ve beni ehileştiren James blunt ilk sıralarda gelir.  Vazgeçilmezimdir çünkü onunla güne başlamak. 10 yıldır aynı gazeteyi bırakırlar kapımın önüne. Daima yanımda iki tane kitap taşırım. Sevdiğim en güzel alışkanlıklarımdan biridir bu. Aynı kupadan kahvemi içer aynı kafeye gider ve aynı insanlarla takılırım gün içinde. Belirli bir çevrem vardır ve asla onun dışına çıkmayı sevmem.

Ben böyleyim sanırım değişiklikleri çokta aramıyorum hayatımda. Sürprizlerden yeniliklerden pek hoşnut değilim belkide. Yeni insanların yeni duyguların neler getireceğinden emin olmamak canımı sıkıyor. Denizim aynı renkte olmalı ve aynı gökyüzüne bakmalıyım hep.
 Akşam eve geldiğimde bile aynı yorgunluğu taşır bedenim diğer günlerle. Ne bir eksik ne bir fazla. Üzerimi ilk 1 saat içinde değiştiremem asla. O süre içinde ailemle olmayı severim. Ve olurumda daima. Babamla hep aynı tartışmayı süreriz hep aynı kanalda haberler açık olur aynı spiker akşam haberlerini kesintisiz aktarır bize ve annem her gün aynı uyarıyı yapmaktan asla sıkılmaz ‘ motorunuz soğusun biraz ‘

Hava kararmaya başladığında kucağıma alırım Türk lokumunu o gün ki dizimi beklemeye başlarım aynı heyecanla.  Ayrıca ayrılmak zorunda olduğum şeylerden epey zorlanırım. Sevdiğim ortamlardan uzun süreli sevgilimden uzaklara gidecek olan arkadaşımdan taşınıyorsam evimden mahallemden her sabah kapıya gelen eski Türk filmlerinden fırlayan kapıcımdan. Bırakmak ve kopmak kelimeleri uzaktır bana.
Bunların yerine gelecek olanları sokamam öyle hemen hayatıma. Yeni bir kapıcıyı bile kabullenmek epey zordur benim için. Alıştığım havanın dışında nefes almakta zorlanırım. Hep benimle olsun isterim alışkanlıklarım.

Ben böyle yazdıkça sizde düşünmeye başladınız eminim. Dikkatli düşünün. Sırtlandığınız bu çantada yanınıza aldığınız şeyler ne kadar önemli sizin için? Sizi onlardan başka ne mutlu edebilir bu kadar ? başka bir kalem çizebilir mi sizin yaşamakla ilgili olan resminizi.  
Bir bütün olarak geçiririz ömrümüzü. Bunun farkına varın. Yok hala varamıyorsanız oturup aynı kanalı aynı ses tonuyla izlemeye devam edin. :)