23.12.11

UÇUYORUM BEN


Ben hep sallanan bir ip, uzun boşluklarda. Uzun ve derin isimleri olan. Ne ötemde bir el var ne ucumdan biri tutar. Böyle bir rüzgar var, beni oradan oraya savuran. Bir güneşi bir yağmuru koklatan. Islanmanın sonunda, ısınmanın olduğunu anlatan. Bir de dünyam var; benim için asla sabit kalmayan. Kalamayan. Kutuplardan çöllere kadar uçuran. Uçurabilen.

İşte, işte ilk defa uçuyorum ben! İlk defa iplerinden sıyrılmış uçurtmalar gibi amaçsızım bu büyük mavi de. Yukarıdan bakacağım denizime. Yukarıdan küçülteceğim gözlerimde. Hiç olacak. Hiç kadar kaybolacak benim ülkelerimde. Yükseleceğim çünkü. Yükseleceğim hürriyet gibi sıcak ve derin olan bu gökyüzünde. Hürriyet gibi yalnız oysa. Onun gibi tek başına. Coşkusu içinde patlamış, bir gün ulaşılmayı, elde edilmeyi bekleyen. Zincirlerinden, kurallarından, yasaklarından uzak insanların yolunu gözleyen.

Şimdilerde daha çok yükseliyorum bu boşlukta. Bulutlar bulut değil buradan bakılınca. Güneş ısıtmıyor. Güneş yakıyor canımı. Canım alev alev yanıyor yükseldikçe. Yıldızlar anlamını kaybetmiş. Işığını yitirmiş, aşağıdan bakıldığı gibi güzel değiller artık. Güzel olmayacaklar sanki.
Sanki bunun bir sonu yok. sanki bu yükselişler bir  alçalışın başlangıcını taşır oldu. Amaçsız çırpınışlarım ortak arar kimsesizliğine. Sanki uçmak sadece yakışırmış kimsesizlere…

Ve kimsesizler kimselerini bulana kadar, kanacaklar bu rüzgarın, bu esmelerin sahteliğine. Bir esir, bir köle gibi kullanır gökyüzü onları. Onlar kullanıldıkça tükenirler birer birer. Ve geldiği zaman yok olma zamanı, denizin küçüklüğüne takılacak kanatları. Bir bardak suda boğulacaklar. O vakit, bir değil bin nefese ihtiyaç var. Sokak çocuklarının yaşama umutlarına, kanadı kırık bir güvercinin son anlardaki huzuruna, savaşın ortasında çırpınan askerin korkusuzluğuna, bir annenin sıcaklığına en büyük ihtiyaç var.
Ve bir tanesi bile yoksa artık yanında, amaçsızca savrulan ipin de kendi katilini bulursun. Bu güne kadar amacını bir türlü çözemediğin; savurgan, düşüncesiz, umursamaz halin katilin olur. Dayar bıçağı tam orta yerine. Tek çırpıda, ihtiyacın olan bir nefeste öldürür seni.
Boğulursun, bölünürsün, Yarım kalırsın. Kör değil, sağır değil, bir yanın bulunmamak üzere kaybolur boşlukta. Ve biraz olsun hissedebildiğin kalan yarın, düşer en başından beri hasret kaldığı denize.
Deniz acı. Deniz siyah bu defa. Deniz tüm yarım kalmışlardan uzak, yarımlara yasak dalgalanır bir halde.
İşte! İşte ömrünün geri kalanında sevdiğinin tuzunda yanarsın. Yakar seni mavisi, şehveti, güzelliği ve sana olan isteksizliği.
Arada dokunur eski yaralarına. Eskimeye mecbur kalan kaybolmuş yarına.
Böyledir sevmek. Böyledir hasret, acı, göz yaşı böyledir işte. Onunla ama onsuz yaşamak. Onun için de fakat tamamen dışında olmak.
Bir yanın her zaman eksik, her zaman kabuk tutmuş kesildiği yerden.
Bir yanım! Bir yanım hep diğer yanıma tutsak…



15.12.11

KABUKLARI KALKTI ESKİ YARALARIMIN


İçim yiyecek içimi. Çürümüş geçmişimden kalan acıların hepsini kanatacak. Kanayacak daha fazla yaşarsa. Yaşarsa içim ölecek şimdi.

Öyle zamansız öyle ansızın gördüm ki seni. Görmek de değil uzaktan tanımaktı sadece. Gözlerimin yandığını hissettim hemen. Gözlerim yandı seni gördüğü anda. Gözlerim boşalacaktı hiç beklemeden. Bekledim, durdum öylece. Hiçbir yere gidersem hiçbir yer olacaktım. Gitmezsem olduğum yerin dibine sığacaktım sanki. Öyle amansız gördüm seni. Korkak gibi, dilenci gibi baktım suratına. Muhtaç gibi, el açar gibi, yorgun gibi ,yorgunluğuna rağmen yarışır gibi çarptı kalbim içimde. Kalbim içimi yiyecekti. Korktum,  korktum seni uzaktan gördüğümde. Uzaklar yakınım, dibim olmuştu bir anda. Bir anda etrafımda hiçbir şey kalmadı. Yerle bir oldu dünyam. Dünyam döndü senin etrafında.

Bir şeyler anlatıyordun durmadan. Memnun gibi, mutlu gibi bir halin vardı. Her zamankinden mahcup ve alıngan.  Alındım seni öyle gördüğümde. Alındım kendime, küf tutmuş hayatıma alındım. Denizime, deniz olmuş göz yaşlarıma alındım. Üzüldüm onlar için bir kez daha. Bir kez daha pişman oldum. Bir kez daha ıslandım pişmanlığımın sağanak yağmurlarında.

Kendime geldiğimde kaçarken buldum kendimi. Kaçarken herkesten. Kaçarken senden. Ve bin dolu geçmişimden kaçarken. Koştukça yetmiyordum yollara. Koştukça geriye gidiyor gibiydim. Koştukça bizi kovalar gibiydim adeta.
Sokaklar… Birlikte onca şey yaşadığımız sokakların ismini almıştı bu şehir. Bu şehir yüklüydü bizimle. Bu şehir tükenmişti bizi taşımaktan. Bize yetememekten. Ben tükendim sana az kalmaktan. Azımsanmaktan. Ben sana yetemediğimde kaçtım kendimden…

Geçmedi bir türlü kış. Geçmedi yüreğimdeki ayaz. Ne yaparsam yapayım dinmedi rüzgarım. Sallandı yüreğim, sallandı acılarım durmadan. Hep karanlık. Hep uzak gün doğumlarından. Limanlara dökülmüş denizinden sıyrılarak. Limanlar üzerine yıkılmış gemilerimin. İçinde sen. İçinde biz. İçinde çırpınan sevdam…

Seni gördüm bugün aniden. Aniden kabuklarından fırladı eski yaralarım.  Aniden kan gölü yüreğim. Uslanmadı sevdam, uslanmadı dörtnala koşar hala.
Seni gördüm bugün aniden, aniden dokundun göğsümdeki izi kazınmış yarama…

27.11.11

ŞEHİR SAÇLI ADAM

Avuç avuç kül getirdim sana.
Avuç avuç onca anı onca hatıra.
Yeni bir isim buldum,
Yeni bir isimle hatırlıyorum şimdilerde seni.
' Şehir saçlı adam '
Duyabiliyor musun hala beni ?
Anlattıklarımı ve defalarca anlatamadıklarımı.
Bıraktığım yerde misin?
Şu büyük ağaçları olan çay bahçesinde,
Veyahut  gittiğimiz parklardan bir tanesi.


Hani her zaman gölge alan  bir bank vardı
Daima orayı seçerdin sen.
Güneşi sevdiğin kadar kaçtığını söylerdim sana.
Oysa farkında olmadan kalbindeki yerimi anlatmışım 
Bu kaçışların bu çabaların başka bir ismi olamaz.


Şehir saçlı adam
Milyonları yazabilirim sana.
Milyonlardan daha fazlasını.
Bilmeni isterim ki Yalnızım 
Ve Yalnız kalıyor sol yanım...





26.11.11

BİR FOTOĞRAF DÜŞTÜ AKLIMA

Biraz düşündüm aslında. Yani neden tek bir fotoğrafımız bile olmadığını. Geçirdiğimiz yıllar kadar fotoğrafımız olabileceğini hayal ettim, arzuladım birazda. Sinirimden yırtıp atacağım tek bir fotoğrafımız bile yoktu. Bu düşüncelerle sokağa attım kendimi. Biraz ilerideki durağa giderken karşıdan gelen iki kişiyi gördüm. Siyah saçlı bakımsız bir kız. Yanında onun boylarında hafif sarı saçları olan bir erkek. Birbirlerine hiç durmadan bir şeyler anlatıyorlar. Onları izlemeyi sevdim, biraz daha baktım onlara. Birbirlerine olan bağlılıklarını gördüm. Ayrı kaldıkları yerlerde hep susmuş ve birbirlerinden başka kimseyle konuşamaz gibiydiler. İşim olmasına rağmen duraktan geçen arabaya binmedim. Daha fazla baktım. Konuşan erkeği dinlemeye doyamadığım da baktığım fotoğrafın bizim olduğunu anladım. Burada geçirdiğimiz sıradan günlerden bir tanesi duruyordu karşımda. Ben yaklaştıkça uzaklaşıyor ben kulak astıkça  kayboluyordu sesleri. Çıldırmış olduğum geldi aklıma. Ve belkide sarhoş olabilme ihtimalim. Günlerdir durmadan içtiğimi hatırlamam hayal gördüğümü kesinleştirdi bana. Bir daha ki arabaya hiç tereddüt etmeden bindim. İneceğim duraktan bir durak öncesinde bastım düğmeye. Neden yaptığımı bilmiyordum ama sarhoş olmama vurdum bunu da. Yürürken gözüm kamaştı ve biraz ilerideki çay bahçesinde oturan iki kişiyi gördüm. Yine aynı kişiler. Sen ve ben ayrı bir fotoğraftaydık şimdide. Büyük ağaçları olan ve çaylarını beğendiğim şu kaçınılmaz çay bahçesi. Masa örtülerini farklı bulduğunu söylerken gülmüştüm sana. Sanırım şu an ki kahkaham ona. yada saçma sapan bir şaka yapıp kendi kendime gülüyor olabilirim. ve muhtemelen budur. Buradan bakıldığında ne kadar aptal olduğumu anladım bir kez daha. Bana katlanıyor olman şaşırtıcı. Evet suratında o şaşkınlık ifadesi. Hayır hala sarhoşum ve gördüklerim asla yaşanmadı. 
Biraz daha yürüdüm. Başımın ağrısına aldırmadan yürüdüm. İleride yağmur yağıyordu. Evet bulunduğum yerde yağmıyordu fakat biraz ilerisinde bardaktan boşalırcasına yağıyordu. Tekrar iki kişi gördüm yağmurdan kaçan. Tek bir ceketin altına sığınan iki kişi. Islanmaktan korunmuyor gibiydiler. Islanmak umurlarında bile değildi. Birlikte ıslanmıyor olmaktı onları mutlu eden. Birlikte kaçıyor olmak. İşte baktığım farklı bir fotoğraf. Yanılıyor olabilir miyim dedim kendime. Hala sarhoş olma ihtimalim aklımdaydı derken tam karşımdaki parkta ağlayan bir kız gördüm. Yanında aynı erkek. Bunu nerede görsem hatırlarım. Sarhoş değildim. Baş ağrısından ölecektim ama kendimdeydim. Bu bendim. Bu bizdik. Öfkem ve sinirimden yırtıp atamadığım fotoğraflardı. Ben yırttıkça aklımda birleşen hiç çekemediğimiz fotoğraflarımız. Tekrar düşündüm, aslında milyonlarca fotoğrafımızın olduğunu düşündüm. Ne yana baksam görebilirdim onları. Girdiğim her sokakta bir tanesi asılıydı. Ve bazılarında milyon tanesi. Biraz daha  düşündüm sarhoş olabilir miydim. Hayır değildim. Ama sarhoş olmak için daha güzel bir zaman olamazdı. Ve biraz daha bira içip fotoğrafların geri kalan kısmına bakmaya devam ettim.

25.11.11

Yüzünü Dökebilirsin Küçük kız, Yalnız bir sensin çünkü

Her zamanki kafeye gitti.  Her zamanki gibi az denecek kadar doluydu. Her zamanki yerine oturdu. Karşısında uzun camları olup boş bir sokağa bakan masasına. Her zamanki içkisini söyledi. Açık bir çay. Garson her zamanki gibi selamladı ve siparişini hızlı bir şekilde getirmişti. Her zamankinden bir kaç insan sesini fazla kullanıyordu. Fazla yüksek. Fazla kalabalık. Yalnız kaldığı anlarda kalabalıkları sevmezdi. Kalabalıklardan kaçardı. Her zamankinden uzak tek bir şey vardı, tüm kalabalıkları kıskanacak kadar yalnızdı. Bu kafeye defalarca onsuz gelmişti elbette. Ama bu defa o birdaha olmamak için yoktu. onun olmadığını hisseden küçük kız çayından bir yudum aldı. ilk alışında ağzı yanmıştı. Hızlı içmişti bu defa. huzursuzdu çünkü. Mutsuzluğundan daha çok huzursuz olmuştu. Her zamanki radyodan gelen müziğe verdi kulağını. Ayrılık şarkısı çalıyordu. Ayrılık şarkısı bağırıyordu adeta. Kafası karıştı. Kafası ne zaman karışık olsa bir sigara yakardı. Her zamankinden bir tane daha yaktı.Ağzının yanmışlığını gideren sigarası kafa karışıklığına fayda etmedi.
Bir hikaye düşündü. Islak çimenlerin hikayesi. Kimse bilmez oradaki hayalleri. kimse göremez çimenlerin üzerini örten deniz karanlığında ki gök yüzünü. Hayellerini Hayal etti. Bu defa hayallerini kıskanıyordu. Hayallerinde birlikte olduğu adamı. Hayallerinde dahi aynı bakardı gözleri. Hayallerinde bile aynı susardı. Radyodaki şarkı değişince bir an kendine geldi. Bu defa Sezen Aksu'nun sesi. Tükeneceğizi duyar duymaz korktu küçük kız. Kızaran gözlerinden korktu. Gözlerindeki tuz yakıyordu canını. Gözlerindeki deniz özgür olup boşalmayı istiyordu bu kez. Bir sigara daha yaktı ve dinledi ' 
Herşey bir anda anlamsız gelecek işte biz o gun tükeneceğiz ' Şarkıdan ilham alarak hayal kurmadan onu düşündü. Acaba şimdi nerede ve kiminle diye geçirdi aklından. Aklı kaçacak gibi oldu.Acaba gelirmiydi buraya . Acabalarına baktı sonra küçük kız. Kurduğu acabaların ne kadar hayali olduğuna.
Bir rüzgar esti. Üşüdüğünü hissetti. Bu kez rüzgardan savrulan saçlarını kendi elleriyle itti yüzünden. Elerini kendi nefesiyle ısıtmaya çalıştı. Ve tekrar korktu küçük kız. Bu defa onu arayan ellerinden korktu. Yalnız onunla ısınan ellerinden..
Üşüdüğünü anladı tekrar. Kalın giyinmemişti her zamanki gibi. bu defa kalın giyinmediği için kendi kendine kızdı. Bir sigara daha yaktı. Üçüncü sigarasını içerken elinden çekip alacak kimsesi olmadığını gördü. Bunun ağır acısını yaşadı ve daha başlamadan kendi elleriyle söndürdü sigarasını. Gözü kapıya ilişmişti. Bir an için kapının arkasında olduğunu gördü. Müptela bakıyordu ona. Müptela ve birazda sarhoş. Bir şiir geçirdi aklından. Mısralarını yazmadan bir isim buldu ona ' Sen ve Ben Gibi ' Satırlarına başlarsa, satırlarından düşeceğini düşündü. Satırlarından korktu bu defa, her zaman onun için yazılan satırlarından...
Bir çay daha istedi garsondan, ve kulağı tekrar radyodaydı.  'James Blunt' çalıyordu bu kez. En sevdiği sanatçılardan birinin sesini duyunca gülümsedi. Gülümsediği anda göz yaşları döküldü birer birer... Göz yaşlarını kendi elleriyle sildi. Aslında birlikte olamadıkları zamanlarda bile birlikte olurlardı. Oysa bu defa yalnızdı. Ve tüm defalarda yalnız kalacaktı artık.
Tekrar hayal etti küçük kız. Onu tekrar öpebilmeyi hayal etti. Sesli düşündü. Dudaklarını oynatarak 'Budala' diye geçirdi aklından. Dudaklarını oynatarak onu sevdiğini söyledi bu defa. Sorar gibi cevap bekler gibiydi. Ama kimse yoktu sevgisine karşılık verecek. Sonunu getiremeden yuttu kelimelerini.

Her zamanki kafedeydi. Her zamanki yerine oturup, her zaman ki içkisinden söyledi. Açık bir çay. Garson her zamanki gibi selamladı ve siparişini hızlı bir şekilde getirmişti. Her zamankinden farklı olan tek bir şey vardı. Artık yalnız gelecekti bu kafeye. Artık yalnız sevecekti, artık yalnız kalmıştı küçük kız. Resimlerini gördü. Rüzgarında seyrettiği resimleri. Ellerinin soğuktan donmak üzere olduğunu anlayınca durdu. Bıraktı kalemini. Yazacak bir şeyide kalmamıştı zaten. Yazdığı onca şeyi bırakıp kafeden uzaklaştı. Çünkü biliyordu; artık yazılarıda onun gibi yalnız kalacaklardı...

17.11.11

BİR YAZARIN YAZISI

Komşumun kedisi her gün ki açlığından her gün ki şikayetini eder. Dışarıda ki saksılar toprakları için su dilenirler. Gökyüzü çıkmaz bir yola girer. Ve trafik lambaları bir yanıp bir sönerken insanlar aralıksız uykularına devam eder. Oysa ben yazarım.. Yazamadığım anlarda dahi yazarım.

Benim kedim yok. Kendimden öteye bir canlıya bakamam. Buna saksılarda yetişen çiçeklerde dahil. Bir gün içecek bir damla bile suyumuz kalmayacağını düşünürken onlara su veremem. Benim altında bulunduğum gökyüzü her zaman farklı yollardadır çıkıp çıkmayacağını kestiremem. İnsanlar uyurken bu yüzden ben yazarım. Trafik lambasını yazarım. Yanıp sönen ışığını yazarım. Kendi hayatımı ve farklı hayatları yazarım. Yaşım yediyken yazarım, yaşımın otuz beş olduğunu düşünerek yazarım. Kalemimde kağıdım bitene kadar, gün gelip kalemimi kırana kadar ve bir gün kalemsiz kalana kadar yazarım. 
Yazamayacağım aklıma geldiğinde  yazarım. elden ayaktan düştüğümde, düşüşümü yazarım. Nefesim kesildiğinde kesilen nefesimi yazarım. Gün gelir sona geldin derlerse tekrar, tekrar başa döner bir daha yazarım.




7.11.11

RUTİNLERİME DOKUNMA


Bayram telaşı şöyle bir kenara dursun alışkanlıklarım hiç bir şeyi umursamıyor. Özel bayram sabahlarındaki telaş hiç yoktur bende. Sabah erkenden kalkıp bayramlıklarını geçirmek üzerine. Sanki herkesin yapması kural olan bir şeymiş gibi her yıl bunu tekrarlamak. Ben biliyorum ki alışkanlıklarım bayram dinlemiyor. Onlar adeta benim patronum olmuş. Bu koşuşturmadan habersiz dediğim dedik havalarında.
 
Bende tam olarak nasıl bahsetmem gerektiğini bilmiyorum ama şöyle düşünün; size hükmeden bir şeyin altında kalmaktan memnun olur musunuz?  Evet işte tamda bundan söz ediyorum.

Gece ne kadar geç yatarsam yatıyım 9 olmadan uyanırım mutlaka.  Sabah kahvaltılarını önemsememekle birlikte bir bardak çay içmeden çıkamam evden. İşe giderken okula giderken kulaklıklarım daimidir benimle  ve beni ehileştiren James blunt ilk sıralarda gelir.  Vazgeçilmezimdir çünkü onunla güne başlamak. 10 yıldır aynı gazeteyi bırakırlar kapımın önüne. Daima yanımda iki tane kitap taşırım. Sevdiğim en güzel alışkanlıklarımdan biridir bu. Aynı kupadan kahvemi içer aynı kafeye gider ve aynı insanlarla takılırım gün içinde. Belirli bir çevrem vardır ve asla onun dışına çıkmayı sevmem.

Ben böyleyim sanırım değişiklikleri çokta aramıyorum hayatımda. Sürprizlerden yeniliklerden pek hoşnut değilim belkide. Yeni insanların yeni duyguların neler getireceğinden emin olmamak canımı sıkıyor. Denizim aynı renkte olmalı ve aynı gökyüzüne bakmalıyım hep.
 Akşam eve geldiğimde bile aynı yorgunluğu taşır bedenim diğer günlerle. Ne bir eksik ne bir fazla. Üzerimi ilk 1 saat içinde değiştiremem asla. O süre içinde ailemle olmayı severim. Ve olurumda daima. Babamla hep aynı tartışmayı süreriz hep aynı kanalda haberler açık olur aynı spiker akşam haberlerini kesintisiz aktarır bize ve annem her gün aynı uyarıyı yapmaktan asla sıkılmaz ‘ motorunuz soğusun biraz ‘

Hava kararmaya başladığında kucağıma alırım Türk lokumunu o gün ki dizimi beklemeye başlarım aynı heyecanla.  Ayrıca ayrılmak zorunda olduğum şeylerden epey zorlanırım. Sevdiğim ortamlardan uzun süreli sevgilimden uzaklara gidecek olan arkadaşımdan taşınıyorsam evimden mahallemden her sabah kapıya gelen eski Türk filmlerinden fırlayan kapıcımdan. Bırakmak ve kopmak kelimeleri uzaktır bana.
Bunların yerine gelecek olanları sokamam öyle hemen hayatıma. Yeni bir kapıcıyı bile kabullenmek epey zordur benim için. Alıştığım havanın dışında nefes almakta zorlanırım. Hep benimle olsun isterim alışkanlıklarım.

Ben böyle yazdıkça sizde düşünmeye başladınız eminim. Dikkatli düşünün. Sırtlandığınız bu çantada yanınıza aldığınız şeyler ne kadar önemli sizin için? Sizi onlardan başka ne mutlu edebilir bu kadar ? başka bir kalem çizebilir mi sizin yaşamakla ilgili olan resminizi.  
Bir bütün olarak geçiririz ömrümüzü. Bunun farkına varın. Yok hala varamıyorsanız oturup aynı kanalı aynı ses tonuyla izlemeye devam edin. :)

15.10.11

Kimliğini Kaybeden Fahişe


O gece mumları eksikti sokakların. Bir kaçı sönmüş üstelik. Ben koşarken rüzgarımdan etkilendi diye düşündüm. Rüzgarım sert değildi belki ama karanlıktı. Aydınlıkları kapatacak kadar karanlık… Ben koşarken ondan kaçardım. Sönmekten kaçardım. Eksik kalmaktan…
    Tam olamayan insanlar neyin eksikliğinden korkarlar? Aslında herkes den daha çok bütündüm. Çıplak ayaklarım boğazın suyuna değdiği anda temizlenirdim. Herkesten daha temizdim. Yaratılışından kirli olan bu dünyada o yüzden sırıtırdım belki de. Böyle de avuç avuç belkilerim var benim.  Avuçları olmayanlara göre şanslıydım. Kim yaşamak isterdi belkileriyle? Yaşamak zorunda olanlar. Yaşamak zorunda olduğum bir hayat var. Üstelik birkaç tane mumu  sönmüş, henüz yanmadan. İnsanlardan daha temiz görünmeliyim. Bir türlü arınamadıkları pisliklerine beni de karıştırmadan.
     Adım yok. Soyadını kimse vermek istemez zaten. İstanbul doğumluyum. Emin değilim burada doğduğumdan ama emin olmak isterim. Annemin adı yok. Babamın adı iyi ki olmamış. Dilediğim kadar okuyamadım. Yani hiç. Okumak isterdim oysa ‘hiç’  kadar olsa da okumak. O zaman bir ‘Hiç’ olmazdım en azından. Yinede konuşabiliyorum. Bir şehirle konuşabiliyor ve onu dinleyebiliyorum. Çoğu zaman dinlemek daha güzel ama, araya insanların sesleri karışıyor bazen. İnsanların sesleri huzursuz edici üstelik. Sözlerinde kirden izler var. İnsanların sesleri kalabalık , yalnızlığa hasret kalacak kadar milyon tane. Ve yine milyon tane koku var birbirine değen. Hiç birini ayırt edemezsin birbirinden. Kirliler çünkü hepsi güzel kokarlar ama kirliler.
       Devamlı kaldığım bir evim yok. Olmasını da istemem zaten. Bir evin içini çocuklar doldurur çünkü. Bir evin mumları olmaz, hep yanan lambası vardır. Devamlı yanan ışığı. Çocukları sevmem ben. Çocuk olduğumu hatırlamadığımdandır. Ah bir hatırlasam küçük ellere sahip olduğumu oturup ağlarım onları sevincimden. Bir aklıma gelse düşerken canımın yandığı kalkarım hiç gücenmeden yerimden.
         Bir şairdim ben; öyle ki İstanbul’u  daha güzel anlatabilen bulamazsın. Öyle ki gözlerine bakarken bir okyanusa dalamazsın. Mısralarımda elleri titrek bir adam,  elleri hep yorgun, elleri hep kirli. Mısralarım temizdir oysa. Şairdim ben, elleri titreyen adamı daha güzel yazamazsın.
          Bir memurdum ben eve geldiğinde çocuklarıyla sarmaş dolaş. Çocuklarına dünyaları getiren, oysa karşılığında verecek hiçbir şeyi olmayan bir memur. Gece kafasını yastığa koyar koymaz uyumayı becerebilen tek bir memur.
          Yalnız bir dilenciydim ben. Elini kalabalığa en inandırıcı şekilde açan. İnsanlara sahte hayatlar sunan. Onlardan çok iyi faydalanan bir dilenciydim, kimseyi kuşkulandırmayan. Görmeyen gözlerim konuşmayan bir dilim vardı, oysa çok iyi anlatabilirim insanları avucumu boş bırakmadıkları her an.
           Geceleri uykuları kaçıracak bir kabustum ben. Uyandığında saatlerce koşmuşsun hissi veren. Alnından dökülen terlerin inadına hep susayan… susatan.
            Ve yıllar sonra, yaşım artık bıkmışken yaşamaktan giydiğim bütün kıyafetleri çıkardım. Çıplaktım ben. Çıplakken daha iyi iş gördüğümü söyler herkes. Bilmiyorum.  Aynaya baktığımda bir katil görürdüm ben. Silahını hiç tanımadan kaybetmiş bir katil. Gün doğmadan kendini öldüren. Her öldüğünde  ağır cezalar çeken. Yinede bir türlü getiremediği son’u avuç avuç kazıyan bir katil. Ama şanslıydım avuçlarım hala vardı ve kazınan ömrüme göre temizdiler…

N.A

26.9.11

NAMUS



    Ailece oturduğumuz bir yemekte annem ve babamın kavga etmesiyle tanışmıştım onunla. Önce anneme gelmiş. Ben daha doğmadan tanımış annem evliliğin ilk aylarında. Genelde erkekler tanıştırırmış. Onlar ne demek olduğunu çok iyi bildikleri gibi çok da önem verirmiş.
   Babamın anneme tokat atmasıydı o gece namus. Evin sokağının köşesine başörtüsüz çıktı diye. O gece anlamının sadece bu olduğunu sanırdım. Henüz 6 yaşındaydım o tokadı annemle birlikte yediğimde. Ben o an yememiştim belki ama o andan daha çok yiyeceğimi de bilemezdim elbette.
     Sonra ilkokulda eteğimin boyu oldu namus. Babam kararlı bir şekilde nasıl davranmam gerektiğini anlatır ve devamlı bu kelimeyi kullanırdı. Bizim buralarda kimsenin dilinden düşmezmiş ama herkes başa çıkamazmış bununla. O zamanlar haylaz bir şey herhalde derdim. Bu kadar masum olmayacağı aklıma bile gelmezdi.
       Daha sonra eğitimimin engellenmesi oldu namus. Aşılamayacak en büyük engelim. Babam böylesi daha iyi onu daha güçlü korursun derdi. Baba sözü dinlemenin dışında bir işe kalkan olursa cezasını bulurdu zaten. Başımı öne eğip kabul ederdim bende. Asıl koruyamadığımın kendim olduğunu bilmeden.
       Yaşım daha on beş iken baba rızasıyla gerçekleşen evliliğimin adını almıştı namus. Bu iş en çok babamı sevindirmişti. ‘ Daha güvende olur kızım sen hiç düşünme ‘ diyerek içimi rahatlatmaya çalışırdı. Birkaç kez karşı koymaya çalıştım. Belki gecelerce ağladığımı da işitmişlerdi ama karar verilmişti bir kere. Onlarda bilmiyordu asıl benim güvenliğimin tehlikede olduğunu.
        Evliliğimin ilk aylarında yatak odama girdi namus. Bu defa orda almıştı hayatımdaki en büyük rolünü. Bir türlü sevemediğim eşim babamdan daha çok önem verirdi. Penceremin kilidi olurdu namus, hayatımı karartmıştı genç yaşımda. Ömrümün perdesi olmuştu sanki, asla kendi ellerimle çekemediğim.
          Eşim hayata veda ettikten sonra baba ocağını geri dönmeme zorladı beni namus. Üç çocuğumla bela olmuşum gibi bakardı babam suratıma.  Köydeki herkes ‘ vah ‘ çekerdi arkamızdan. Sanki bir cinayet işleyerek ben öldürmüştüm kocamı. Eşimin kanı olmuştu namus. Beni de öldüren.
         Artık yaşımın epey ilerlediği zamanlarda yataklara düşmüştü babam. Torunlarıma iyi bak diyordu hep leke gelmesin üzerlerine. Ben çocuklarıma iyi bakardım elbette, ama bu leke meselesi aklımı karıştırırdı hep. Ben onların hayatına sokmak istemezken bir leke olarak tanışmışlardı namusla. Namus onlar için dedelerinin ağzından dökülen son cümleler olmuştu.
      Babamı kaybettikten sonra günlerce ağladım. Annem hayata veda ettiğinde bu kadar olduğumu hatırlamam. Çünkü o zaman ulu ortalık ağlayamamaktı namus. Yasak koyardı babam. Bütün yasaklar gözyaşlarımla silinsin diye ağlardım.
     Onca şey söylendi hayatımda, onca kıyafet giydirdiler.  Ama ben 50 yaşındayken bile bilmem. Neydi namus? Bu gün babama sorsam oda cevap veremez. Sorulması anlamsızdı çünkü. Bizim oralarda böyle işleri kurcalayanlara uğramazdı zaten. Onları direk silerlerdi namus’lu listesinden.

     Her şeyi geçip unutmak istesem de aklımdan çıkmıyor bir türlü hayata karşı insanlığımıza karşı ‘ namus’lu davranabilmiş miydik? Namus bir insana yakışmış mıydı ki insan hayatına yakışsın.
Sallanan sandalyemden pencerenin dışındaki dünyaya baktığımda utanıyorum hala. Neydi namus ? 

2.9.11

ARKADAŞ DEĞİL ‘ANNE’


Geçen akşam günlüğümü yazarken annem girdi odama. Hiç bozmadan devam ettim. Biraz sonra annemin tepemde olduğunu hissetmemem imkansız hale geldi. Kafamı kaldırdığımda gördüğüm sahneyi nasıl anlatsam bilmiyorum ama annemin gözleri kaçmak isteyen bir hırsızın adeta yerini kaybetmemek için verdiği uğraş gibiydi. Oradaki yazıları okumak için bütün okuma becerisini sergilediğine eminim.
 Bakışlarımı fark edince gözlerini kaçırdı. Bakmaya devam ettim
-         ne ?
-         ne mi? Yaptığının nasıl büyük bir ayıp olduğunu hatırlatmam gereken yaşta değilsin artık ?
-         ama kızım benim amacım senin benimle her şeyi paylaşıp paylaşmadığını görmek. Biliyorsun ben senin sadece annen değilim aynı zamanda  arkadaşınım da .
‘arkadaşım’ annem aynı zamanda arkadaşım olduğunu söyleyebiliyordu. Bunu geçenlerde öğretmenim de söylemişti. Kafam karıştı çünkü ‘arkadaşlık’ kavramı ne zaman bu kadar basite indirildi bilmiyorum.

Hatırladığım ve yaşadığım kadarıyla hiçbir arkadaşım eve geç girdiğimde benden hesap sormuyor. Sıkı giyinmediğimde kızmıyor. Derslerimi yapmam için üstelemiyor. Ve özel hayatımın birazını ortaya döktüğümde gidip babama yetiştirmiyor. Hani vardır ya ‘ ah bizim kızın sevgilisi varmış. Bak ben söylüyorum başkasından duyma ‘ yahu belki duymayacaktı başkasından (!) sen ne damlıyorsun sazan gibi. Sazan mısın  sen? Hayır sadece annesin!  Geceleri uyuduğumda üzerimi örtmeye gelen. Harçlığımı takip eden.  Sorunlarımda çözüm üretmek için benimle olan. Bana tecrübelerinden ders çıkartan. Tabağımı bitirmediğimde bana kızan arkadaşım değil annemsin.

Arkadaşım olduğunu düşünüyorum da.   Bu yaşıma kadar arkadaş ayağına kaç tane kazık yediğim aklıma geliyor. Arkadaş uğruna kaç yanlış şey yaşadığım. Çoğuyla yollarımı ayırdığım. Aslında hepsine güvenemediğim.Tüm bunları yaşarken annemin benimle arkadaş olması korkutucu bir şey.
Şimdi ona istediğim gibi el şakaları laf ebeliği yapabilecek miyim?  Ya da onu diğer arkadaşlarım geldiğinde satacak mıyım? Oldu o zaman ağda günleri düzenleyip sevgililerimizi de çekiştirelim.

Çok sürmedi kapattım günlüğümün kapağını ve o an gerçekten annem olmasını diledim. Gözlerime baktı ‘ uyu artık yarın okul var sen hala ayaktasın! ‘ işte şimdi annem olmuştu.  Böyle söyleyerek değil, içimden geçeni görebildiği için annemdi. 
Arkadaşım değil.

N.A



27.8.11

Hastane Kokusu Olacak Yazılarımda



Henüz 6 yaşındayken annemin elini tutmadan giremezdim;  o büyük kapıları olan, her yanı beyaz duvarlarla çevrili  binalara. En kötüsü de hiçbir yerde duymadığım, buna rağmen ciğerlerime kadar işleyen  kokuydu. Kokladıkça daha sıkı tutardım annemin elinden. Kollarıma sokup çıkartılan iğnelerden korkmazdım da annemin tedirgin olması beni de huzursuz ederdi o zamanlar.

Zamanla daha çok gelmeye, daha çok geçmeye başladım o büyük kapılardan.  Her geldiğimde yeni bir şey daha öğreniyordum . İnsanlar burada yaşıyordu, burada hayat buluyordu, şüphesiz yeniden doğuyorlardı. Peki neden böyle kokardı?
Daha sonra sadece doğumlar ve mucizeler olmadığını öğrendim.  Kaç tane hayat çürüdü bu hastanede tahmin bile edemedim.

Birkaç sene sonra annemle gelmelerimiz iyice arttı . Artık ben onun elinden tutmuyordum da o benim elimi tutuyordu sıkıca. Buraya her girişimizde yapar bunu. Elleri yumuşaktı tabi; ama korkaktılar. Korkarlardı boş kalmaktan.

Artık kokudan rahatsız olmamaya başlamıştım.  Bunu anneme söylediğimde ağlamaya başladı. Neresiydi burası;  
Bir kaçış ?
Bir kurtuluş ?
Bir son ?

O gece yatağıma yattığımda farkında olmadan hastaneyi düşündüm. Bunu sadece o kapıdan girerken yapardım. Oysa şimdi orayı daha çok merak ediyordum.
Düşleriniz…
Düşlerinizde hastane kokabilir miydi ?
Yatağımda yattığım son gece olduğundan habersizce gözlerimi kapar kapamaz  uyudum. Uyandığımda her yer beyaz her yer o kokuyla kaplıydı.
Düşlerim, düşlerimde kokar mıydı dedim.
Düş olmasını çok isterdim…


Şimdi camdan dışarıya baktığımda annesinin elinden tutan bir sürü çocuk görüyorum. Neden geldiklerinden habersiz.  Ne kadar duracaklarını bilmeden o büyük kapıları takılıyor gözleri.
 Seneler önce o gün keşke kapılara ve duvarlara değil de insanların yüzüne baksaydım. İnsanların yüzleri de kokar mıydı ? elbette kokardı.

Annelerinin ellerinden tutan çocuklara seslenmek istedim, biraz olsun onlara yetişmek. Gelmeyin demeyecektim. Sadece nefesinizi tutun. Çünkü bu koku zehirli, bu koku elinizden hayatınızı alır. Oyunlarınızı alır. Bu koku elinizden annenizin elini alır.

Buraya gelirken bilmediğim en önemli şey vücudumu saran bu hastalığın hayatımı da sarıyor olmasıydı.
Şimdi bu koku her sokakta var. Bu hastane kokusu; dünümde, bugünümde ve benim olan bütün yarınlarda var. Bana bakan herkesin gözlerinde. Sevdiğim insanın kalbinde. Adımlarımı attığım her yolun içinde.
Bu koku,  Bu koku annemin,  ellerinde var…

N.A

21.8.11

Düşlerinde sıkışmış küçük bir çocuk



Bulutlardan yapılmış çocukluk anılarım. Herhalde benim erkenden uyuduğum bir gece yağmur olarak dökülmüş yeryüzüne… Ben ıslanamadan bitmiş sonra. Bir daha da uğramamış bizim oralara…

Gökyüzüne asılı babamın yapmadığı bir salıncağım vardı. Düşlerimden korkardım ben düşerim incinirim diye. Bu yüzden hiç binemedim ona.
Sesi çok uzaktan gelen bisikletimin sesi daima uzakta kalmıştı. Çocukluğum bitti ama ben göremedim henüz. Yinede sesini duyarım her gece. Belki bisiklet sürmeyi bilmediğimden düşlerimden düşerim diye gelmemişti oda.
Ha birde bir sürü oyuncağım vardı raflarda tozlanan. Tozlanıp eskimişti ama ben dolabın en üst kapağını açıp onları almaya korkardım bile. Belki yine düşerdim düşlerimden. Belki çıktığım sandalyenin tek bacağında önemli bir sorun vardı o sabah. Bu yüzden hiç dağıtamadım onları. Dağıtamadım ama her zaman toplamak isterim kimse görmeden.
Çıkmak için tohumunu ektiğim erik ağaçları. Şimdi kocaman oldular. Ama ben çıkamadım hala onlara. Düşlerimden düşerim diye hep altında bekledim bir erik dalından koparda belki  bende bakabilirdim tadına. Ben yiyemedim o erikten.
 Belki Benim ağaçtan düşen bir çocukluğum bile yoktu.

Her gece arardım onu. Odamın her yerine bakardım ama bakarken ışığı yakamazdım korkudan. Babam ışığı sevmez çünkü. Bu yüzden bulamadım bir yerlerde tutsak ama  bulunmak için bekleyen çocukluğumu.

Hiç gidilmemiş parklarım vardı birde. Kim bilir ne kadar büyük. Ama gidemezdim,  oynayamazdım özgürce. Koşarken düşlerimden düşeceğimden korkardım. Bir düşsem belki dizim acırdı sadece ama ağlamak isterdim bu defa. Ağlamak yasaktı bizim evde. Babam ağlayanları sevmez çünkü.  Bir gün babamın beni de sevmeyeceği gerçeğini bilmeden dinlerdim sözünü.

O günlerden sağlam kalan spor ayakkabılarım var. Eskimesin diye giydirmezdi babam. Ama ben her gece onlar uyuduktan sonra dışarı çıkar özgürce gezerdim onlarla. Koşabildiğim kadar koşardım sokaklarda. Yaz kış demeden her gece bunu yapardım. Bir gece babama yakalandım aniden. O gün bu gündür kutusundan çıkmadı. ‘ Hayır ,hayır babam iyi yapmıştı. Zaten ayakkabılar ayağımı vuruyordu. Babam haklı. O beni sevsin ben giymem. ‘ Diye tekrarladım o geceden sonraki her gece.

Bugün düşlerimde kurduğum çocukluğumu özlüyorum. Anlatacak bir çocukluk anım yok belki ama; zaten çocukluk anılarından korkarım  ben.
Çünkü babam… babam sevmez çocukları.  

N.A




20.8.11

Gülümseyin..





Ben henüz  çok küçükken fotoğraf çekmenin azizliğini dedem öğretmiş bana.
Taaa o zamanın eski makinelerinden birini eline alır başlarmış anlatmaya.. Eski dediğime bakmayın dedem makineleri yeni eski diye ayırmaz, asıl çözünürlük kendi göz renginizin yansımasıdır dermiş..

Bir sabah sıcak kahvesini bir dikişte içtikten sonra sallanan sandalyesine oturup beni karşısına aldı. En sevdiği eşyası olan makinesini yavaşça ellerime koydu. Küçücük ellerimde öylece duran, devasa merceğine takılmış gözlerimi dedeme çevirdiğimde o camdan dışarıya bakıyordu. Hırıltılı çıkan sesiyle usulca konuşmaya başladı;
‘ Bak güzel kızım; bu yaşıma kadar dünya derdinden yolculuğumun tadına varamadım. Hayatıma bir çok insan girdi. Zaman zaman  onlara yetişemeden göçüp gittiler… Gitmek için gelen o kadar insan tanıyıp, o kadar yürek sevdim ki… Bu yüzden yıllarca acı dolu sarmaşıklara tutundum. Ellerim terlerdi, zaman zaman düşmekten alıkoyamadım kendimi. Kaçmaktan korkmadım,utanmadım.
Ama bir şey vardı ki, gidenlerin gerçek yüzlerini bana gösteren. Gidenlerin gitmediklerine kanıt olarak her zaman yaşayan. Bir şey vardı ki kızım gidecek olanı bile usulca dizginleştiren.

İşte bu elinde tuttuğun makine hiç gitmeyecek olanların dünyası. Hiç gitmeyecek olanların bıraktığı en güzel armağan…
Yarın öbür gün bakarsın bende göç edip giderim buralardan…
Sil göz yaşını sakına ağlama, yavaşça kaldır makineyi bana tut. Bir fotoğrafta sen çek. Bir ölmek üzere olan hayatı da sen kurtar..
Bu dünyanın uydusu da sen ol kızım.

Ve fotoğraflarda güzel çıkmadıklarını söyleyen insanlara her zaman verecek bir cevabın olsun.  Her insan fotoğraflarda güzel çıkmadığını düşünür. Aslında belki de en güzel oldukları yer fotoğraflardır. Bunu anlat onlara.
Öylece dururlar çünkü; yalan söylemezler, nankör olmazlar, arkandan konuşmazlar, kalbini kıramazlar,seni aldatamazlar,ihanet edemezler ve en önemlisi de bırakıp gidemezler.
Oysa gerçeğinde bu yazılanların hepsini yaparlar. Fotoğraflar sadece susar,bakar. O yüzden bırak kızım, bırak gelmesin gidenler.
Bir fotoğraf göndersinler yeter…


N.A

18.8.11

Biz bitmeden

Nedeni mesleğimin verdiği bir yönmü bilmiyorum ama aramızda ki o şeyi ölüm döşeğinde apansız son nefeslerine muhtaç bir hastaya benzetiyorum. Hatta çoğu zaman bunu yapmaktan kendimi alıkoyamıyorum.
Sanki ölecekmiş de her gün farklı bir kalp masajı yapıyorum. Su içemediği halde ona deniz manzaralı masallar anlatıyorum. En kötüsü her geçen gün yaşamayı vaat ediyorum.
Eğer uyursa bir daha uyanamamasından korkuyorum.
 Gözleri görmüyor ama ben gözlerinde doğmamış bir hayat görüyorum. Sesi çıkmıyor, oysa ben dünyanın en güzel şarkılarını dinliyorum. Hareket etmesi öyle imkansızken ben her gece kollarında dans ediyorumm.
Gülmeyen yüzünü güldürmek için daha çok solduruyorum.
Gitmeyen bir aşkı yürütmek için durmadan sürüklüyorum..
Süreklenerek ilerleyen bir şeyin gideceği yola vardığı görülmüş mü?
Ben görülmeyeni göstermek istiyorum.
Bu ölüme çok az kala doğan bir hastanın masalı.
Bu sonu geldiği sandığımız aşkımızın çerçevedeki son pozları.

N.A

17.8.11

Şairin konuşan hayatı.

Meandshadows dedi ki;
Kurşunkalem... Ahşap iskeletidir, grafit kanı. Kurşun gibi ağırdır sözleri. Aşkı silgiyi omzunda taşır bazen ama silgidir asıl onun kahrını çeken. Tartışırlar kimi zaman, ''yoruluyorum seni düzeltmekten...'' der silgi, kırılır kalemin ucu. Velhasıl, ben bir kalemtraşım, aşık olduğu kurşun kalemi yontmak için silgi ile iş birliği eden...

14.8.11

Gitmeden son buseyi çal


Geceleri saat kaç olursa olsun nöbetçisi olmalı sessiz sokakların. Bazen evden kaçan küçük bir kız, bazen kaçacak bir evi bile olmayan hilekar dilenci ve bazen ‘bazen’li durumlara düşen herkes için bir bekçi olmalı.
Kifayetsiz sözcüklerim ruhuma ağır geldiği zaman daha hızlı nefes almaya başlıyorum.
Gecelerim ve gündüzlerim habersiz yer değiştiriyor. Saatim ya bir saat ileride yada geride yaşamak için. Bu sabah güneşi de göremedim. Ne zamandır sabahlarımda gökyüzü yıldızlarla şarkı söylüyor.  Ben ne zamandır sevdadan düşmüşüm..
Ve bir meyhane kapısı kadar çekingen adımlarım içeri çağırır gibi.
Sakin lavanta kokusu geliyor. Bir parça Müzeyyen Senar gramofonda..
Ne ağır esiyor bu gece rüzgar.. içimin yaprakları oynamayacak sanki.
Sanki zaten çoktan kurumuşlar gibi. Sahi hangi mevsimi yaşıyordum ben?
Sonbahar hafif kalır üzerime. Aylardan ocak sanırım. Ayrılık mevsiminin en bereketlisi.

Uçurtmadan bir hayalim olsa. Uçurtmanın ipleri olsak yada.. karışalım birbirmize yolumuzu şaşırmadan. Veyahut saklı biz kavanozda evimiz olsun seninle.
Ben her geldiğimde kelebek korkusu olsun yüreğinde.
Kelebek korkusu nedir biliyor musun? Hayır, hayır sen hiç bilme.
Biraz daha doldur kaptan korkma, korkma bu karanlıktan, bak ağlıyoruz ikimizde…
Bak ağlarken bile birlikte ellerimiz.. 

13.8.11

Bir Efkar-ı Muhabbet

Uyandım. Saat kaç bilmiyorum. Sabaha karşı bu vakitlerde tam 1 sene önce öldü babam.
 Kötü bir sondu hayata karşı. Halbuki iyi biten bir son nasıl olur bilmiyorum.

Hava, hava her zamankinden ağırdı.
 Son isteği.. sahi neydi son isteği ?
Adı babaydı soyadı cesaret adı bazen babayken soyadı güven nereden bilirdik adının yanına ölümün geleceğini.
Son isteği ? mutlu ölmekti son isteği.
 Yıllarca savaşarak mağlup gelmiş bir militanın soğuk duvarlar içinde hiç beklenmedik bir sonu yaşamaktan nasıl korkardı. Oda bir asker bir savaşçıydı. Savaşı desteklemeyen. Savaşa ihanet eden bir savaşçı. Adı babaydı soyadı barış.
Gözlerine kilit olmuştu kirpikleri , ölümden önceki mücadelesini anlatır bana.
 Nefesine dayanıklı sigarası vardı. Bilenler bilir tiryakiydi. Adı babaydı soyadı tiryaki.
Birde tiryakisi olduğu uslu bir kadın vardı. İsmini hatırlamıyorum. Sonbahar akşamı büyük çınarın önünde veda etmişti hayata. İşte o gün ilk kez ölmüştü babam. Son-baharıydı hayatta. Bu yüzden yirmi beşinde ölüp yetmişinde gömülmüştü..

Bir denize benzetirdi hayatını. Sonunu göremediği ama sonu için açıldığı bir deniz. Açıldıkça dibine battığı fakat dibinde yaşayamadığı bir maviydi. Gözleri, gözleri maviydi. Mavi bakar mavi ağlar mavi seyrederdi. Adı babaydı soyadı mavi…

Her zaman giydiği bir ceketi vardı. Tranvay beklerken yanına udunu alır gelen trenlerin hiç birine binmezdi.Binmek için gitmezdi çünkü. Kalmak için giderdi.
Siz kalmak için gitme mücadelesi verdiniz mi?

Kırlangıçların göç zamanı oda durmazdı evinde. İstanbul da vapur sesi gramafonları bile bastırırdı o günlerde. O günlerde babamda yalnızlığa küserdi. Son sevdasıydı İstanbul. Bu yüzden her sohbetinde onu seçerdi.
 Taşı da toprağı da altın bu şehrin derdi.. Nasıl başladıysa öyle biter.
 Taşını da gördük. Toprağını da…  Biz bir bardak su istedik o bize deniz verdi…
Adı ..
Adı İstanbuldu..