30.12.12
2012
'' Kapanıyor gözlerim kocaman bir zamanın üzerine. Kapanıyor kirli dünyada küçük kalan, eskiyen şu seneye ''
9.11.12
Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk'e
Henüz 1. sınıftayım. O güne kadar hakkında çok şey duymuşum tabi. Çocukken Ezberlediğim ilk şiir onun adına. Söylediğim ilk türkü onun sevdiklerinden bir tanesi. Ve yine görmeden tanımadan hayranlık duyduğum tek kahraman da oydu.
Tabi bildiğiniz üzre okula başlayınca işler biraz daha değişiyor. İlk önce ders kitaplarının en baştaki sayfasında görüyorum resmini. Saçları her zamanki altın sarısı, gözleri hep bildiğimiz deniz mavisi. Ve kafamı kaldırdığımda kara tahtanın üzerinde yine o resim. Aynı çehre aynı duruş aynı asillik aynı güç tam karşımda. Ne gariptirki daha okulun ilk gönünden o insanın içine işleyen bir çift mavi gözün sürekli sadece bana baktığını hissediyorum.
Fazla uzatmadan konuya gireyim. Mart ayının sağnak yağmurlu bir gününde okula geç kalmışım. Koştur koştur ilk derse yetişicem ama pekde umursamıyorum. Neyse girdim okulun kapısından. Sınıfımın önünde biraz bekledim kapıyı vurup ' gel ' sesiyle içeri girdim. Malum sınıfın en kısalarından olan ben ortadaki en ön sırama oturdum her zaman yaptığım gibi.
Genelde ödev kontrollerini son 5 dakikaya bırakan Öğretmenimiz o gün bir istisna yaparak dersin ilk dakikalarında açın ödevlerinizi çocuklar dedi. Birden telaş sardı her yanımı. Ne ödevi dedim kendi kendime. Deli gibi düşünüyorum ne ödevi diye ama nasıl korkuyorum sınıfa rezil olucam diye. Tam o sırada öğretmenim geldi '' nisa ödevin nerde? '' diye sordu. Ani bir hareketle kafamı kaldırdım. Yine aynı kişi tam karşımda. Senenin başından beri orada beni izliyor. Aynı saç rengi aynı duruş. Tek bir fark vardı o gün Ulu Önderin masmavi gözlerinin altından süzelen bir damla. Ben kafamı kaldırıp 5 saniye fotoğrafa bakınca birden ağlamaya başlıyorum. Ama ne ağlamak; hıçkıra hıçkıra, ölesiye.
Öğretmenim beni sakinleştiriyor biraz ama hala salya sümük bir haldeyim.
'' Niye ağlıyorsun nisa ? '' diye soruyor öğretmenim. '' ödevimi yapmadım '' diyorum başımı kaldırarak. '' daha sonra '' Bu yüzden mi ağlıyorsun ? '' diye soruyor. Bu kez başımı eğerek '' hayır '' diyorum. '' Hayır, ben ödevimi yapmadım diye Atatürk ağlıyor, bakın. Ödevimi yapmayarak onu çok üzmüşüm benim yüzümden ağlıyor işte '' diye kara tahtanın üzerindeki çerçeviyi gösteriyorum tekrar ağlayarak. Öğretmenim gülümsüyor önce. O gülümseyince biraz bozuluyorum tabi. Ne var bunda dercesine.
Evet, Hikayenin başından sonuna kadar anlattığım her noktası gerçek. Yani orada sahiden gördüğüm bir damla vardı. Meğer benim göz yaşı sandığım o damla 1 saat öncesinde sınıfı temizleyen hizmetlimiz yüzündenmiş. Tahtanın üzerini temizlerken tam da Atatürkün masmavi gözlerinin altına bir su damlası sıçramış. Olayın bu yüzünü ben 5 yıl sonra öğreniyorum tabi. Ve tam 5 yıl boyunca her gece yatmadan Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürkden o gün ki ödevimi yapmadığım için özür diliyorum.
Bu hikayenin üzerinden 11 sene geçti geçecek... Ve başımı Kaldırdığımda hala aynı fotoğraf hala aynı çehre...
Bugün Anlatacağım çok şey vardı aslında. 1919 kurtuluş savaşından başlayıp 30 ağustos zafer bayramına kadar anlatacak çok şeyim vardı herkese. Öncelikle sizlere. Kusura bakmayın Ama hepsini unuttum. Buraya gelmeden o yüze tekrar baktğım da unuttum. Tüm sevincimi tüm Cumhuriyet zaferini unuttum.
Çünkü bu kez gerçekten o masmavi deniz taşıyordu göz bebeklerinin içinden. Damla Damla sel olmuştu yurduma. Ve malesef; özür dilemeye, değil kalperinden büyük rütbeleri olan devlet başkanlarının, küçücük bir çocuğn geceleri bile yetmezdi...
Ve Ben tekrar ağladım. Yine ödevimi yapmadığım için ağladım. Bu kez Baş Öğretmenim Mustafa Kemal Atatürkün biz Türk Gençlerine kaftan biçtiği ödevlerden bir tanesini bile yerine getiremediğim için ağladım.
Bu gün 10 Kasım. Sizlere anlattığım bu hikayeyi yaşadığım gün ben Atatürkü mezarından çıkartıp tekrar yaşatmaya başladım. Bu yüzden size bugünle ilgili anlatacak başka hiç bir şeyim yok. Teşekkürler...
24.8.12
Zor Değil Yaşamak İçin
Yazmak için yazmaya gelmedim, anlatmaktı tek derdim. Anlatmak; hayal olan umut dolu her güzel şeyi. İyilikleri ve hala iyi bir şeylerin olabileceğini.
Hala Mecnunun Leyla'ya kavuşma şansı olabildiğini göstermeye geldim. Bülbülün güle söyleyeceklerini. Tilkinin kürkçü dükkanına aslında sevdiği için döndüğünü ispatlayacaktım ve gökyüzündeki onlarca yıldızın neden asılı kaldığı hakkında gerçek fikirlerim vardı...
Sonbaharda dolaşan hüznün gerekliliğini ve ilk baharın onu nasıl silip götürdüğünü izletecektim size. Bir annenin ninnisinde ki huzuru dinletecektim, oradan alınması gereken en büyük dersi. Yorgun argın eve gelen orta halli bir memurun çabasını tutacaktım avuçlarımda, ve gösterecektim 75 yaşındaki Ahmet amcanın yaşama sevincini.
Yazmak için değil yazılmak için bekleyen şeylerden bahsedecektim. Aşk acısını yaşamadan izleyin, yaşamaktan beter olun istedim. Evladını aylardır aynı hastane koridorun da bekleyen babanın yerine oturup hüngür hüngür ağladığınızı görecektim. Gerçek olmayan milyonlarca masalın gerçekliğini ispatlayacaktım size.
Kasanızda sakladığınız sayılı mirasınızın aslında hiç bir şeyi satın alamayacağını okutacaktım.
En eski bir eşyanın kocaman evdeki değerini sokacaktım insanların gözüne. Dört duvar arasına sıkışmış bir böceğin hikayesine kimse inanmayacaktı. Topal bir ayağın koşma umuduna şaşıracaktı herkes. Ve aslında kötü huylu bir beyin tümörünün nasıl iyi huylu çıktığına.
Evvel zaman içinde duymadığınız her şeyi hemen önünüze sunacaktım. Düşüncelerinizin nasıl evrim geçirerek Fikir olduğunu görecektiniz. Hayal kurma yeteneğinizi verecektim elinize. Ve sevdiğiniz onlarca şarkıyı tekrar dinleyektiniz...
Elimdeki kalemi zorla almaya çalışan herkese satır satır anlatacaklarım vardı. Cümle cümle ağıtlarım. Durun diyecektim. Engelim olmayın. Mürekkebim hala temizken, hala benimken ve hala uçabiliyorken bırakın yazayım...
Hala Mecnunun Leyla'ya kavuşma şansı olabildiğini göstermeye geldim. Bülbülün güle söyleyeceklerini. Tilkinin kürkçü dükkanına aslında sevdiği için döndüğünü ispatlayacaktım ve gökyüzündeki onlarca yıldızın neden asılı kaldığı hakkında gerçek fikirlerim vardı...
Sonbaharda dolaşan hüznün gerekliliğini ve ilk baharın onu nasıl silip götürdüğünü izletecektim size. Bir annenin ninnisinde ki huzuru dinletecektim, oradan alınması gereken en büyük dersi. Yorgun argın eve gelen orta halli bir memurun çabasını tutacaktım avuçlarımda, ve gösterecektim 75 yaşındaki Ahmet amcanın yaşama sevincini.
Yazmak için değil yazılmak için bekleyen şeylerden bahsedecektim. Aşk acısını yaşamadan izleyin, yaşamaktan beter olun istedim. Evladını aylardır aynı hastane koridorun da bekleyen babanın yerine oturup hüngür hüngür ağladığınızı görecektim. Gerçek olmayan milyonlarca masalın gerçekliğini ispatlayacaktım size.
Kasanızda sakladığınız sayılı mirasınızın aslında hiç bir şeyi satın alamayacağını okutacaktım.
En eski bir eşyanın kocaman evdeki değerini sokacaktım insanların gözüne. Dört duvar arasına sıkışmış bir böceğin hikayesine kimse inanmayacaktı. Topal bir ayağın koşma umuduna şaşıracaktı herkes. Ve aslında kötü huylu bir beyin tümörünün nasıl iyi huylu çıktığına.
Evvel zaman içinde duymadığınız her şeyi hemen önünüze sunacaktım. Düşüncelerinizin nasıl evrim geçirerek Fikir olduğunu görecektiniz. Hayal kurma yeteneğinizi verecektim elinize. Ve sevdiğiniz onlarca şarkıyı tekrar dinleyektiniz...
Elimdeki kalemi zorla almaya çalışan herkese satır satır anlatacaklarım vardı. Cümle cümle ağıtlarım. Durun diyecektim. Engelim olmayın. Mürekkebim hala temizken, hala benimken ve hala uçabiliyorken bırakın yazayım...
6.8.12
EĞER
Yazamıyorsam ve asla hayal edemiyorsam eğer. Ve yalnızsam her şeye olur olmaz ağlıyorsam. Tüm gün uyumuyor deli gibi küfürler ediyorsam hayata. Yoksun ve yoksulsam yaşamaktan. Annemi daha sık arıyorsam ve kendimi amaçsız bir kayık gibi sürüklenmiş hissediyorsam okyanuslara dökülen nehirlerde.
Bakmıyorsam telefonlara ve kilitlemişsem kendimi her zamankinden biraz fazla karanlık olan odama. Üşüyorsa ellerim dışarıda ki güneşten utanıyorsa adeta. Ve güneş sana değdikten sonra uzanmıyorsa artık bana; Susarım...
İçimde ki kıyameti durdururum hiç beklemeden.
Yağmurdan kaçarak kalacak bir ev arayan köpekler gibi çaresizsem eğer. Ve yağmura karışmış geç kalmışsam sıcaklığında ısınmaktan. Hala ismini kullanıyor ve sesini özlüyorsam. Sevdalıysam ve suçluysam da bir o kadar. Gideceksen ve ben asla gelmiyorsam yanına; Kaçarım...
Zaten senin yanında ki kalmalardan uzak olan ruhumu da sürüklerim peşimden.
Anlamsız geliyorsa eğer gülmek için bekleyen her şey. Ve muhabbetlerde ismim geçmiyorsa artık. Uzanmıyorsa elim her sabah okunmayı bekleyen ıslak gazeteme. Şarkılar daha da beter ediyorsa tekrar tekrar okunan nakaratların da.
Sen hala yoksan eğer ve aslında varsan herkesin yanında. Titrek parmaklarım arasından düşüyorsa sigaram ve eğilip alacak gücüm yoksa. Göz yaşlarım kurumuşsa yosun tutuyorsam kendi yalnızlığımda. Ve gitmek istiyorsam bir türlü sığmadığım bu şehirden gidemiyorsam her seferinde. Sana uzanmaya korkuyorsam ve sen zaten unutmuşsan beni çoktan. Yabancıysam sana kalabalıklarda bir hiç kadar değersizsem eğer. Geceleri yanmayı unutan bir koridor lambasıysam ve sokaklarda gizlice dolaşan kirpinin korkaklığına sahipse ruhum. Çekiniyorsam, bakamıyorsam aslında bakmaya doyamadığım gözlerine. Ve yaşlanıyorsam son-bahar gibi dökülüyorsa yapraklarım; Vazgeçerim Yaşamaktan...
Umutlarımı hayallerimi yaşanmış ve yaşanmayı bekleyen onca şeyi geride bırakıp karşıdan karşıya geçerim en uzun yoldan...
Bakmıyorsam telefonlara ve kilitlemişsem kendimi her zamankinden biraz fazla karanlık olan odama. Üşüyorsa ellerim dışarıda ki güneşten utanıyorsa adeta. Ve güneş sana değdikten sonra uzanmıyorsa artık bana; Susarım...
İçimde ki kıyameti durdururum hiç beklemeden.
Yağmurdan kaçarak kalacak bir ev arayan köpekler gibi çaresizsem eğer. Ve yağmura karışmış geç kalmışsam sıcaklığında ısınmaktan. Hala ismini kullanıyor ve sesini özlüyorsam. Sevdalıysam ve suçluysam da bir o kadar. Gideceksen ve ben asla gelmiyorsam yanına; Kaçarım...
Zaten senin yanında ki kalmalardan uzak olan ruhumu da sürüklerim peşimden.
Anlamsız geliyorsa eğer gülmek için bekleyen her şey. Ve muhabbetlerde ismim geçmiyorsa artık. Uzanmıyorsa elim her sabah okunmayı bekleyen ıslak gazeteme. Şarkılar daha da beter ediyorsa tekrar tekrar okunan nakaratların da.
Sen hala yoksan eğer ve aslında varsan herkesin yanında. Titrek parmaklarım arasından düşüyorsa sigaram ve eğilip alacak gücüm yoksa. Göz yaşlarım kurumuşsa yosun tutuyorsam kendi yalnızlığımda. Ve gitmek istiyorsam bir türlü sığmadığım bu şehirden gidemiyorsam her seferinde. Sana uzanmaya korkuyorsam ve sen zaten unutmuşsan beni çoktan. Yabancıysam sana kalabalıklarda bir hiç kadar değersizsem eğer. Geceleri yanmayı unutan bir koridor lambasıysam ve sokaklarda gizlice dolaşan kirpinin korkaklığına sahipse ruhum. Çekiniyorsam, bakamıyorsam aslında bakmaya doyamadığım gözlerine. Ve yaşlanıyorsam son-bahar gibi dökülüyorsa yapraklarım; Vazgeçerim Yaşamaktan...
Umutlarımı hayallerimi yaşanmış ve yaşanmayı bekleyen onca şeyi geride bırakıp karşıdan karşıya geçerim en uzun yoldan...
30.7.12
Beyazlar İçin
Aslında zaman zaman böyle hislere kapıldığım olmuyor değil. Sadece uzun süreli itiraflardan kaçıyorum. Bir nevi kağıtla buluşmaktan.
O gün her zamankinden daha çok kalmayı istedim hastanede. Üzerimde biçimsiz bir şekilde duran, beyazından hafif kaybetmiş formalarım günün sonuna kadar temiz halini korumuşken ben derin düşüncelerimden arınamamıştım.
Daha çok kalıp daha çok eşlik edecektim her odadan farklı şekillerde gelen refakatçi gürültülerine. Mukaddes teyzenin hırıltılı nefesinde arayacaktım uykumu. Ve Akif amca seslenecekti bir koridordan diğerine ' Hemşire hanım yine nerede benim ilaçlarım !? '
Her zamanki gibi ilaçlarını içtiğini unutan Akif amcaya açıklama yapacaktım belki de yarım saat. Daha sonra ' Bu gençlik çok bozuldu canım ' diye çıkartacaktı beni odasından.
Gece öksürüklerinden bir türlü uyku uyuyamayan Zeynep abla küçük bir bebeğin anne ve babasına yaptığı gibi tüm hastaneyi de uykusuz bırakacaktı. Birileri ' İyileşemedin gitti Zeynep ! ' diye bağırırken Zeynep abla o hastaneden kurtulmak için her zamankinden daha çok dua edecekti .
Ve ben hayat hikayelerini sadece aldığım anamnez kadarıyla bildiğim bunca hastama 24 saat refakat edecektim. Mukaddes teyzenin hırıltısını geçirmek için uğraşacak yılmadan Akif amcaya doğruyu Anlatacaktım. Ve Zeynep ablaya daha önce denemediği ilaçlardan verip rahatlamasını sağlayacaktım.
O gece boyunca içmediğim kadar kahve içecektim biraz daha uyanık kalma amacıyla. Ve tam yorgunluktan salacakken kendimi bir kapı tıkırdısıyla kendime gelecektim '' Evladım bir tansiyonuma bakar mısın ? ''
24 Saatin tamamını isimlerini uzun zaman sonra anca anca ezberlediğim bu insanların dünyasında geçirecektim. Ve her zamanki gibi şaşırtacaktı beni inanılmaz hikayeleri. Yaşadığım hayatın onlarınkinin yanında ne kadar ütopik olduğunu bir kez daha görecektim.
Yine farkındalıklardan epey uzakta geçen zamanı anlamadan gün doğmuştu hastaneye. Tamamlanan 24 saatin sonunda duyduğum ses hala Mukaddes teyzenin hiç bitmeyen hırıltısıydı. Benim yaşadığım acılara göre daha anlamlıydı, üstelik bir değeri vardı...
O gün her zamankinden daha çok kalmayı istedim hastanede. Üzerimde biçimsiz bir şekilde duran, beyazından hafif kaybetmiş formalarım günün sonuna kadar temiz halini korumuşken ben derin düşüncelerimden arınamamıştım.
Daha çok kalıp daha çok eşlik edecektim her odadan farklı şekillerde gelen refakatçi gürültülerine. Mukaddes teyzenin hırıltılı nefesinde arayacaktım uykumu. Ve Akif amca seslenecekti bir koridordan diğerine ' Hemşire hanım yine nerede benim ilaçlarım !? '
Her zamanki gibi ilaçlarını içtiğini unutan Akif amcaya açıklama yapacaktım belki de yarım saat. Daha sonra ' Bu gençlik çok bozuldu canım ' diye çıkartacaktı beni odasından.
Gece öksürüklerinden bir türlü uyku uyuyamayan Zeynep abla küçük bir bebeğin anne ve babasına yaptığı gibi tüm hastaneyi de uykusuz bırakacaktı. Birileri ' İyileşemedin gitti Zeynep ! ' diye bağırırken Zeynep abla o hastaneden kurtulmak için her zamankinden daha çok dua edecekti .
Ve ben hayat hikayelerini sadece aldığım anamnez kadarıyla bildiğim bunca hastama 24 saat refakat edecektim. Mukaddes teyzenin hırıltısını geçirmek için uğraşacak yılmadan Akif amcaya doğruyu Anlatacaktım. Ve Zeynep ablaya daha önce denemediği ilaçlardan verip rahatlamasını sağlayacaktım.
O gece boyunca içmediğim kadar kahve içecektim biraz daha uyanık kalma amacıyla. Ve tam yorgunluktan salacakken kendimi bir kapı tıkırdısıyla kendime gelecektim '' Evladım bir tansiyonuma bakar mısın ? ''
24 Saatin tamamını isimlerini uzun zaman sonra anca anca ezberlediğim bu insanların dünyasında geçirecektim. Ve her zamanki gibi şaşırtacaktı beni inanılmaz hikayeleri. Yaşadığım hayatın onlarınkinin yanında ne kadar ütopik olduğunu bir kez daha görecektim.
Yine farkındalıklardan epey uzakta geçen zamanı anlamadan gün doğmuştu hastaneye. Tamamlanan 24 saatin sonunda duyduğum ses hala Mukaddes teyzenin hiç bitmeyen hırıltısıydı. Benim yaşadığım acılara göre daha anlamlıydı, üstelik bir değeri vardı...
18.7.12
Üzerime Su Dökülüp Söndürülmeden...
Aslına bakarsan sevmem bu tür yeni başlangıçları. 'Yeni' adı altın da atılan imzaları. Ve hatta sevmem iki gecedir üst üste bekletilmiş yarım kalan yazıları, yarım kalmış yazarları...
İçimin suskunluğunu saygısızca yok edeceğim şimdi. Şimdi 'yeniden' değil 'eskiden' bir kaç fırça atıyorum kağıdıma.Şimdi yazılarım bir kalabalık içinde unutulan ve akıllarda yer kaplamayan, merceği çoktan bozulmuş bir kamera gibi. Yetkilisi tarafından kovulan bir işçi, ve kurşun kalemin tepesinde oturup kullanılmayı bekleyen fakat her seferinde unutulan kalitesiz silgi.
Küllerinden sıyrılamayacak gibi bir halim var. Üzerinden çok geçmemiş hala 'sıcak' diyecekler insanlar. Başka bir sürü şey geçecek akıllarından. Belki de en korkunç filmin sonunu yakıştıracaklar hikayeme. Karanlığa doğru giden kıza ' Gitmesene öleceksin ' diye seslenirlerken ne kadar saçma olduğunu anlayacaklar. Sadece bir filmden ibaret olduğu gelecek akıllarına. Ve tek bir kumanda tuşuyla kapatacaklar. Bir daha geri dönüp bakmayacakları ekrana çevrilecek sırtları. Gece uzayacak, kapanan göz kapaklarına ağır gelecek artık. Görmek için hazırlıklı olmadıkları onca kabusu kabullenip uyuyacaklar saatler boyu.
Ve bir eskicinin dilinde sallanacak kağıtlarım 'Eskilerrr alırımmmm, eskiciiii ! ' diyecek defalarca, sıkılmadan. Penceremi hafifçe aralayıp bakacağım belki ona. Belki de ben bakmadan çoktan gidecek çıkışını daha önceden hiç görmediği sokaklara.
Bir şarkının en sıkıcı bölümünde geçecek ismim. Söylerken bir tülü geçmeyen, defalarca uydurulan, ileriye sarılan kısım olacak. Bazende o şarkının listeden silinmesine sebep olacak tek bir söz geçecek içinden...
Perdesinin güneşe engel olduğu avuçlarımdan daha ne çok dökülecek hayalim var. Bu gece çapaklarını bırakıyorum kalemimin. Henüz uyanmadım. Henüz hazır değilim bu tür geçişlere;
Ucu kırılmış kurşun kalemimi çevirebilecek miyim eski bir kalemtraşın çöplüğünde...
5.7.12
Sadece bir Alıntı, Sadece bir alınganlık 'Beni sevme'
Alnıma dokunup, küçük elini saçlarımda sakladığında gerçekten titreyen biri var mı? Sesim istemeden sertleştiğinde kıpkırmızı olan bir yüz var mı gerçekten? Yanıma çekip kendi göğsüme bastırdığımda inip kalkan bir
göğüs var mı, dudaklarım dokununca sımsıcak olan dudaklar var mı?
Düşün! İyi düşün. Hemen yanıt verme. Bütün bunların doğru olduğunu ve benim düş görmediğimi söyleme bana. Bana acıma. Kimse acımasın bana. İzin vermeyceğim kimsenin bana acımasına. Benim gözyaşlarım benimdir,
bana aittirler, yüreğimden gelir, gözlerimden boşalırlar. Neden bana ait olan acının içinde yıkanmak isteyen o el usulca beni okşuyor?
Acılarımı alıp uzaklaştırmak isteyen biri olabilir mi? Mümkün mü birisinin beni sabırsızlık ve merak içinde beklemesi, pırıl pırıl gözlerle uzaktan beni izlemesi, yaklaşan adımlarımı nefesini tutarak dinlemesi? En sıradan sözlerimin hatırlanması, küçük bir bakışımın mutluluk vermesi mümkün mü?
Hemen yanıt verme bana. Bütün bunların ve bilmediğim diğer şeylerin hala mümkün olduğunu söyleme. İnanamam – İnanmak istemiyorum. Öyleyse düşün,iyi düşün. Bu inanılmaz olurdu, o kadar muhteşem – yeni, hiç duyulmamış. Ama eğer bu gerçek olsaydı ne anlama gelirdi bir anlığına düşün.
Başka bir varlık – benden farklı, başlangıçta tanımadığım bir varlık-yalnızca benim için yaşıyor, benim düşüncelerimle düşünüyor, benim hislerimle hissediyor, benim acılarımla işkence çekiyor, sevincimle mutlanıyor, kendi bedenini bedenime yanaştırıyor, ruhuyla ruhuma giriyor, sahip olduğu, olacağı ve ona verebileceğim her şeyi bana sunuyor.
Bunun, bir anlığına da olsa, gerçek olabileceğine inanıyor musun?
Evet, başımı omzuna koyduğumu, yumuşak ellerini ellerimin içine aldığımı, defalarca dudaklarını öptüğümü, saatlerce soluk alış verişini bir müzik dinler gibi dinlediğimi hatırlıyorum ama bu neyi ispatlar ki? O anların kişisi bizzat ben miydim? Ve o kısa mutluluk anlarında duymak istediğim şeyleri gerçek söylemek istedi mi?
Gülme, başını sallama, hatta n’olur evet bile deme. Biliyorsun, bütün bunlar aylaklığın beyaz ellerince dokunmuş imglemin ince ipekleridir.
Neden böyle imkansız bir şey benim için gerçek olsun? Yaşamın armağanını kazanma hakkı için doğru ne yaptım? Cimri bir kadının mücevherlerini saklaması gibi ıstıraplarını saklayan utangaç bir şairden başka neyim ki ben? Paltosundan başka gurur duyacak bir şeyi olmayan, evini ve yatağını tekrar bulmaktan bile aciz, acılı bir gezginden başka neyim ki?
Başkaları benim gururlu, mağrur, kendiyle mutlu olduğumu düşünürken; ben yaşamımı daha az zelil, ruhumu daha az tiksindirici kılmanın yollarını düşünüyorum. Bazen bir tek şey var gurur duyduğum: kendime duyduğum
derin ve içten hor görüş!
Şu halde, bende sevecek ne olabilir ki? Senin ruhuna acı çektirme hakkını bana verecek rezil, tatminsiz ruhumda ne bulabilirsin? Unutulmuş sevinçlerimin, gerçekleşmemiş düşlerimin, güçsüz isteklerimin, kendimin bile uyandırmaya korktuğum anılarım arasında ne senin ilgini çekebilir ki?
Hala burda mısın? Sana bakmayarak seni uzaklaştırmadım mı? Sanki gözlerimden başka hiçbir şeyi görmek istemiyormuş gibi bana niye bakıyorsun? Sakın konuşma, hızlı hızlı nefes alıp durma. Elin yumuşacık, biliyorum. Biliyorum, elin güçlü. Fakat niye o kadar yaklaşıyorsun bana? Bedenin niye titremeye başladı birden bire? Bana öyle bakma, bu kadar sıkı tutma elimi. Biliyorsun seni seviyorum seni seviyorum...
Ama öp beni öyleyse. Daha fazla dayanamadığımı görmüyor musun? Evet deme, beni yine öp! Gözlerimden öp! Dudaklarınla gözlerimi kapa; böylece görmeyeyim hiçbir şeyi, daha fazla bir şey bilmeyeyim; sadece kalbinin atışını duymaktan başka; -deli gibi, ateşli ve yalnızca benim için çarpan kalbinden başka.
göğüs var mı, dudaklarım dokununca sımsıcak olan dudaklar var mı?
Düşün! İyi düşün. Hemen yanıt verme. Bütün bunların doğru olduğunu ve benim düş görmediğimi söyleme bana. Bana acıma. Kimse acımasın bana. İzin vermeyceğim kimsenin bana acımasına. Benim gözyaşlarım benimdir,
bana aittirler, yüreğimden gelir, gözlerimden boşalırlar. Neden bana ait olan acının içinde yıkanmak isteyen o el usulca beni okşuyor?
Acılarımı alıp uzaklaştırmak isteyen biri olabilir mi? Mümkün mü birisinin beni sabırsızlık ve merak içinde beklemesi, pırıl pırıl gözlerle uzaktan beni izlemesi, yaklaşan adımlarımı nefesini tutarak dinlemesi? En sıradan sözlerimin hatırlanması, küçük bir bakışımın mutluluk vermesi mümkün mü?
Hemen yanıt verme bana. Bütün bunların ve bilmediğim diğer şeylerin hala mümkün olduğunu söyleme. İnanamam – İnanmak istemiyorum. Öyleyse düşün,iyi düşün. Bu inanılmaz olurdu, o kadar muhteşem – yeni, hiç duyulmamış. Ama eğer bu gerçek olsaydı ne anlama gelirdi bir anlığına düşün.
Başka bir varlık – benden farklı, başlangıçta tanımadığım bir varlık-yalnızca benim için yaşıyor, benim düşüncelerimle düşünüyor, benim hislerimle hissediyor, benim acılarımla işkence çekiyor, sevincimle mutlanıyor, kendi bedenini bedenime yanaştırıyor, ruhuyla ruhuma giriyor, sahip olduğu, olacağı ve ona verebileceğim her şeyi bana sunuyor.
Bunun, bir anlığına da olsa, gerçek olabileceğine inanıyor musun?
Evet, başımı omzuna koyduğumu, yumuşak ellerini ellerimin içine aldığımı, defalarca dudaklarını öptüğümü, saatlerce soluk alış verişini bir müzik dinler gibi dinlediğimi hatırlıyorum ama bu neyi ispatlar ki? O anların kişisi bizzat ben miydim? Ve o kısa mutluluk anlarında duymak istediğim şeyleri gerçek söylemek istedi mi?
Gülme, başını sallama, hatta n’olur evet bile deme. Biliyorsun, bütün bunlar aylaklığın beyaz ellerince dokunmuş imglemin ince ipekleridir.
Neden böyle imkansız bir şey benim için gerçek olsun? Yaşamın armağanını kazanma hakkı için doğru ne yaptım? Cimri bir kadının mücevherlerini saklaması gibi ıstıraplarını saklayan utangaç bir şairden başka neyim ki ben? Paltosundan başka gurur duyacak bir şeyi olmayan, evini ve yatağını tekrar bulmaktan bile aciz, acılı bir gezginden başka neyim ki?
Başkaları benim gururlu, mağrur, kendiyle mutlu olduğumu düşünürken; ben yaşamımı daha az zelil, ruhumu daha az tiksindirici kılmanın yollarını düşünüyorum. Bazen bir tek şey var gurur duyduğum: kendime duyduğum
derin ve içten hor görüş!
Şu halde, bende sevecek ne olabilir ki? Senin ruhuna acı çektirme hakkını bana verecek rezil, tatminsiz ruhumda ne bulabilirsin? Unutulmuş sevinçlerimin, gerçekleşmemiş düşlerimin, güçsüz isteklerimin, kendimin bile uyandırmaya korktuğum anılarım arasında ne senin ilgini çekebilir ki?
Hala burda mısın? Sana bakmayarak seni uzaklaştırmadım mı? Sanki gözlerimden başka hiçbir şeyi görmek istemiyormuş gibi bana niye bakıyorsun? Sakın konuşma, hızlı hızlı nefes alıp durma. Elin yumuşacık, biliyorum. Biliyorum, elin güçlü. Fakat niye o kadar yaklaşıyorsun bana? Bedenin niye titremeye başladı birden bire? Bana öyle bakma, bu kadar sıkı tutma elimi. Biliyorsun seni seviyorum seni seviyorum...
Ama öp beni öyleyse. Daha fazla dayanamadığımı görmüyor musun? Evet deme, beni yine öp! Gözlerimden öp! Dudaklarınla gözlerimi kapa; böylece görmeyeyim hiçbir şeyi, daha fazla bir şey bilmeyeyim; sadece kalbinin atışını duymaktan başka; -deli gibi, ateşli ve yalnızca benim için çarpan kalbinden başka.
2.7.12
Kilometrelerce öteden Seveceğim sen olmayacaksın
Neden yazamıyorum seni. Neden
yetmiyor kalemim bu türlü ayrılığa. Neden
sen gayet mutluyken ben hala göz yaşlarımı siliyorum pijamamın koluyla.
Dün gece sesini kaybetmiş
bir sokağın köşe başındaki dilenciye özendi hayatım. Yara bere içinde dikiş
tutmayan o küçücük avuçlarda dolaştı bir an olsun yorulmadan.
Düştü belki, kırıldı yine
ve yerler kan oldu; eski yaralarımın üzerine açılan kesiklerden.
Bir kapalı kutuydu hayatım bundan bir
süre öncesine kadar. Sayılı dostlarım ve tanıdığım onlarca kişi vardı. Her sabah
aynı saatte kalkar ve her gün oradan oraya koştururdum hiç durmadan. Bir nevi
kaçardım hayatıma sokulmaya çalışan insanlardan. Bir buçuk şekerli çayım ve
arkadaşlar arsında dolandığım sigaramdan başka hiç bir şeyin bağımlısı
değildim. Olmayacaktım.
Bir sabah yine her zaman olduğu gibi
kalktım yatağımdan. Yoğunluktan taşacak olan günüme dostlarımı sığdırmaya
çalışıyordum. Bir iş görüşmesinden sonra en yakın arkadaşlarımdan biri aradı,
açmayacaktım. Fazlasıyla meşguldüm aslında. Ama bir şey oldu ve kulağıma gitti
telefonum. Karşıda ki ses ‘ nisa yanıma gel ‘ dedi sadece. Normalde milyon tane
bahane üreten ben onca işimin arasında 15 dakikalığına da olsa geliyorum
demiştim. Ellerimde kimden geldiği belli olmayan papatyalarla çıktım cafenin
merdivenlerinden. Ve her şey öyle normaldi ki ben o masaya otururken. Nerden bilebilirdim?
Kim söyleyebilirdi hiç tanımadığım halde bana sigarasından uzatan kişinin beni
uykularımdan edeceğini. Kim inandıracaktı bu gecede onun için göz yaşı
dökeceğimi. Hiç kimse…
İşte hayatım içtiğim o sigaradan sonra
değişti tamamıyla. Artık her sabah tek bir insanın mesajıyla uyanıyordum sanki
sadece benim için başlayan yepyeni bir güne. Ve yine tek bir kişi için
çalışıyor, hayaller kuruyordum milyon tane. Bir tek onun sayesinde çıktım
kapalı kutumdan. Bir tek o iyi geldi eski yaralarıma. Ve karşıma aldığım onca
insana değecek bir tek o vardı hayatımda. Tekrar inanmayı öğretti bana. Tekrar umut etmeyi. Ve tekrar anlamıştım
hayatta ‘sevmekten’ öte bir şey olmayacağını…
Bu gece yine kucakladım eskiden kalan tüm yalnızlıkları. Kucakları dolmuş kalan parmaklarıyla eski
kutunun kapağını açmaya çalışan yorgun bir kadını oynuyorum şimdi. Şimdi yatacağım
ve yine uyku inmeyecek göz kapaklarıma. Şimdi çalmayacak telefonum, şimdilerde
olduğu gibi. Burası soğuk. Burası karanlık. Burasına gücüm kalmadı artık…
Yorgunum, her gün yorgun. Sevdiklerimi sevmeyecek
kadar yorgun. Onlardan kaçacak gücüm olmadığı için saklanıyorum. Bir süre sonra
saklanmayı da göze alamayacak kadar yorgun. Sağ gözüm seyiriyor eskisinden çok fazla. Nefes
almaya yetemeyecek kadar yorgunum artık.
Hem susacak, hem konuşacak ne çok şey
var. Bir baş ağrıları nöbeti saklandı dün içime. Dediler ki bu şehir böyle.
Ellerimi uzatıyorum şehrinize, içinden geçiyor bilmediklerim. Bildiklerim
yüzüme...
Bir gelse diyorum bir görse halimi…. Sonra
tekrar sokuluyorum kabuğuma görmesin, görmesin böylesi hepsinden daha iyi…
Bir Ankara Denemesi
Bu kalabalık şehirde nasıl
yalnızlaşılır onu görüm iki günde. İki günde yalnız kaldım bütün
birlikteliklerden dışarıda. Ve kayboldum kendini arayan bedenlerin arasında…
Herkesin kulaklığından dışarı taşan
şarkı farklıydı bu şehirde. Bazıları kendi gürültülerini yaratmak için son ses
açtılar müziğin sesini, bazıları kayboldu, şehrin gürültüsüne yetemediler.
Tıklım tıklım otobüsler de ayakta kalan
60 yaşın üzerindeki yaşlılar oturan gençlere hayıflanırken, onlar duymazdan
geliyordu saatlerce gezdikten sonra yorulan bedenlerinin hatırına. Üstelik
şaşırtıcı olan bir şey daha vardı ki; insanlar inecekleri durakları mıh gibi
kazımışlardı akıllarına. Daha ötesine ömürleri boyunca gitmemişler sanki, her
şey inecekleri yere kadar yaşanmış ve bitiyor bir kaplumbağa hızında ilerleyen
hayatlarında. İki adım fazla atsalar ölecekler. Oysa ben yürümeyi tercih ederim
bir yerden bir yere varmak için. Mümkün değildi bu şehirde bir yerlere
yürüyerek ulaşmak.
Bir de uzansan tutacaksın ama her
seferinde kısa geliyorsun zamana. Ben daha sabahki çayımı yudumlarken sona
ulaşıyor tüm şarkılar nakaratlarını atlayarak.
Güneş doğduktan sonra yükselmeden
batıyor adeta. İnsanları tanıyamadan eskiyorlar ve yenilenmek için çok yaşlı
kalıyorlar hayata.
Ben kalemi elime her aldığımda bir ruh
daha ayrılıyor sıradanlaşan bedenlerden. Şehir onlar için boş ve gereksiz
sanki. Şehir onların yanında yavaş ve eksik kalıyor…
Bu pazarteside farklı hiç bir şey
olmadı. Orta yaşlı olup menopozunun ilk günlerini yaşayan kadınlar açtılar
storlarını, çapaklı göz kapaklarıyla ulaştılar şehrin ilk ışıklarına.
Bir damla uyku uyumayıp zevk almadığı
bedenlerden sıyrılan adamlar, aşksız sevişmelerinin sonunda kapıları çarparak
uzanıyor günün geciken saatlerine. Ve sabahlayan tüm gençlerin ezan vakti uyuya
kalışlarıyla başlıyor yeni bir gün daha en eski hızıyla.
Ben yine geç kalıyorum zamana ve yaşamaya. Her kelimem bir kağnı; bu rüzgarın esmelerini unuttuğu çıkmak
sokaklarda…
Deminden tamamen kopmuş ikinci bardak
çayım da ben dudaklarıma götürene kadar
soğudu kalemimi yarıştırma uğruna.
Bu kadarı fazla bile bu şehre;
- Hesabı alabilir miyim lütfen?
25.6.12
kırıklarım 2
Kalemi elimin arkasına saklayışım boşuna. Boşuna bu
kaçışlarım. Bir otobüsün camına sıkışmış onca yaşanmışlıklarım. Her durakta
boşalacağına daha çok artan. Arttıkça daha
çok kalabalıklaşan ama yalnız bırakan; umutlarım hayallerim boşuna…
Siz Hala SEYİRCİ misiniz ?
Tek bir silah
sesiydi o gece hayatıma yön veren. Uyanmayı istemediğim halde kabuslarıma eşlik
edip ‘ Anne ‘ diye çığlık atmıştım o gece ilk defa. Ve ilk defa seslenişimin ardından cevap
vermedi annem. İlk defa duyulmuyordu sesi tüm sessizliklerin içinde.
Birileri
sustuğunda korkarım ben. Korkularım düşer bütün susmaların içine. Ve ben,
düşmüşüm bu kötü oyunun en son ki perdesine
Hiç düşünmeden yerimden fırlayıp annemi
aradım, dışardan bakıldığında küçük ama ikimize kocaman bir yuva olan evimizde.
Ben aradıkça duvarlar büyüyordu gözümde, duvarlar saklıyordu sanki annemi,
bilerek, sadece ben görmeyeyim diye.
Henüz yedi yaşındaydım o silah sesiyle
uyandığımda. O zamanlar yalnızca annemin sesini aldıklarını düşünürdüm, geriye
sadece susmaların kaldığını. Yaşım ilerledikçe anlıyorum; meğer ne büyük bir
ÇIĞLIKmış annemin hayatı…
Ölümün kaçınılmaz
bir son olduğunu ilk babam göstermişti bana. Soğuk kış günleri ağır ağır nefes
alırken gözlerinde yaşama umudu gizlenirdi hala.Umutları göz kapaklarına sığmadan
veda etti bize. Kötü bir son değildi der
annem, huzur içinde öldü baban. Biz hiçbir zaman bilemedik; iyi bir şekilde son
bulan hayatların kötü başlangıçlara gebe olduğunu.
Babamın ölümünden sonra dışarıda ki herkes her
zamankinden daha çok irdelemeye başladı hayatımızı. Rolü olan ya da olmayan
bütün insanlar sahne alıyordu birer birer.
Birileri bizimle
oynamaya çalışırken diğerleri de dışarıdan izliyormuş. İzlemekle kalmayıp
ellerine oyuncak yapmışlar iplerimizi. Amcamın son zamanlarda bize daha sık
geldiğini o zamanlar bilemezdim elbette. Şimdi öğreniyorum ‘ babam ‘ olmaya
hazırlıyorlarmış onu.
Bazı şeylerin
ismini ‘üzerini ‘ kapatmak koymuşlar. Babamın ölümünü de böyle sileceklerdi
akıllardan. Akıllarınca bu plan temizleyecekti aslında herkesten bin kat temiz
olan hayatımızı. Ama kafalarında eksik tuttukları bir şey vardı; annem gururlu
bir kadındı. Gururlu bir hayat yaşadı ve öylede sürdürmeyi istedi. Bizi boyamak
istedikleri tüm renklerin üzerine koca bir okyanus döktü. Kabul etmedi; karşı
koydu bugüne kadar karşı konulması en zor şeye. Ve en acı son’la karşılaştı…
Her gece yatmadan
önce bir masal anlatırdı bana. Onun masallarıyla en güzel rüyalara dalardım.
Bir gece; bu defa
masal yok dedi annem. Bu defa kaçıp
gitmek masal olmayacak. Meğer günlerdir bunun hazırlığındaymış benden bile
saklamış kaçıp gitme planlarını.
O gece ilk defa kabus görmüştüm. Nefes nefese
ve korkunç bir sonla biten. Sonra; bittiğini sandığım kabus bir silah sesiyle
hayatıma kurşunlanmıştı . Evet dedim bu defa kaçmak masal olmayacak….
22.5.12
Bana Soracak Olsalar ;
Bir daha dünyaya
gelecek olsam; Efsun çiçeği olmayı dilerdim. Masallarda anlatıldığı gibi hiçbir
kalıba sığmayan. Sadece; elleri hafiften buruşmuş, göz altları çökmüş, yüreği
yaşı kadar büyümüş Anneannemin ağzından çıktığı kadar yaşayan ve mutsuz sonları görmeden solan…
Mutlu sonlanan…
Ve belki
birazda kulaklıktan dışarı taşan şarkılar olmak isterdim. Kimseyi rahatsız etmeden
bir tını olarak sürüp geçsin hayatım. Fazla damdan düşer gibi hayret uyandırsın
sesim. İlgi çekiyim ama meşgul etmeyeyim, kargaşadan zor kurtulmuş uykuya
hasret ruhsuz bedenleri…
Bazen de Her
mevsim yenilebilir bir meyve gibi geleyim hayata. Buna karşı gelecek tüm
fırtınalara inat tutunayım dalıma sımsıkı. Hiçbir kusur bulunmasın aseletimden.
Ve küçük avuçların içinde hevesle tüm damaklarda tat olayım…
Ha birde Meraklı
bir Türk kahvesi olmayı isterim şimdilerde. Sırları; ağızlarda acı bir tat
bırakıp yüreklere umut bağlayan telvesinde saklı. Her yudumda heyecanı arttıran,
köpüğü bol, şekeri yerinde bir Türk kahvesi.
Titrek
ellerde taşınıp ağır konulara misafir olan. Hoş sohbetlere eş, yeni
başlangıçlara gebe, dilenen tüm dileklere umut olmak isterdim…
Kırk yıllık
hatırla yola çıkan…
5.5.12
Bir gece öylece Yazarsın
Mesela bir otobüs hayal edin; tüm kalabalıklardan yoksun kalan, yoksul olan... Her durakta durup, her duraktan boş ayrılan.. Tüm kalabalıklara hasret, yalnız yol alan...
Ve bir şarkı düşsün aklınıza nakaratına bir türlü gelemediğiniz. Devamlı ağır çalan bir enstruman eşlik etsin. Asla hızlanmayan notaların hüznü işlesin hayatınıza...
Bir türlü izleyemediğiniz güneşin doğuşunu hayal edin, kayan tüm yıldızları göremediğiniz andaki sitemkarı... Dalgalanmayan denize bağırın artık ! Ve sessiz kalın tüm bağırmaların arasında...
İşte böyle tamda küserken sevdalara, tam yalnızlığın acı halini sindirecekken artık; bir el dokundu elime. Bir ses eşlik etti '' uzak ülkelerin birinde '' diye başlayan masallarıma. Bir çift göz düştü en kuytu köşesindeyken hayatıma. Bir çift alevdi sanki buz keserken kavuran... Gülümsemeleri hatırlatıp geçmişten uzak kalan... Umutlara gebe hayallerimi tekrar tekrar kurduran... Bir çift gözdü sadece önümü aydınlatan...
Şimdi radyoda o eski şarkılar çalmıyor. Başını tüketemediğimiz her şey geride kaldı. Hasret kaldığımız güneş doğdu milyon defa tepemize. Ve dört bir yanda denizler dalgalanıyor bizim için.
Şimdi hiç bir otobüs boş dönmeyecek sokaklardan. Hiç bir yıldız habersizce kaymayacak...
Şimdi hüzünlü herşey bitti sevgilim, insanlar bizimle bağırmadan konuşacak...
Şimdi tüm masallar uzak ülkelerde değil '' Bizim '' ülkemizde yazılacak...
Mesela bir mutluluk hayal edin. Tüm yalnızları kıskandıracak kadar çoğul kalan,çok olan...
Ve bir şarkı düşsün aklınıza nakaratına bir türlü gelemediğiniz. Devamlı ağır çalan bir enstruman eşlik etsin. Asla hızlanmayan notaların hüznü işlesin hayatınıza...
Bir türlü izleyemediğiniz güneşin doğuşunu hayal edin, kayan tüm yıldızları göremediğiniz andaki sitemkarı... Dalgalanmayan denize bağırın artık ! Ve sessiz kalın tüm bağırmaların arasında...
İşte böyle tamda küserken sevdalara, tam yalnızlığın acı halini sindirecekken artık; bir el dokundu elime. Bir ses eşlik etti '' uzak ülkelerin birinde '' diye başlayan masallarıma. Bir çift göz düştü en kuytu köşesindeyken hayatıma. Bir çift alevdi sanki buz keserken kavuran... Gülümsemeleri hatırlatıp geçmişten uzak kalan... Umutlara gebe hayallerimi tekrar tekrar kurduran... Bir çift gözdü sadece önümü aydınlatan...
Şimdi radyoda o eski şarkılar çalmıyor. Başını tüketemediğimiz her şey geride kaldı. Hasret kaldığımız güneş doğdu milyon defa tepemize. Ve dört bir yanda denizler dalgalanıyor bizim için.
Şimdi hiç bir otobüs boş dönmeyecek sokaklardan. Hiç bir yıldız habersizce kaymayacak...
Şimdi hüzünlü herşey bitti sevgilim, insanlar bizimle bağırmadan konuşacak...
Şimdi tüm masallar uzak ülkelerde değil '' Bizim '' ülkemizde yazılacak...
Mesela bir mutluluk hayal edin. Tüm yalnızları kıskandıracak kadar çoğul kalan,çok olan...
Hayattan Bir Renk Alın
Hatırlar mısın bilmem. Sana bir renk olma şansı verilse hangi renk olmak isterdin diye sormuştum.
Eğer hayatta bir renk olacaksam; ben hep yeşil olayım istemişimdir. Yeşilin her tonundan birazcık.
Yeşil gibi; capcanlı,kıpır kıpır,ferah kimi zamanda asil... Yeşil gibi olur olmaz her yerde biteyim istemişimdir.
Bence sende hep mavi ol. Gökyüzündeki gibi; derin,sonsuz,huzur verici, dingin bir mavi..
Eğer hayatta bir renk olacaksam; ben hep yeşil olayım istemişimdir. Yeşilin her tonundan birazcık.
Yeşil gibi; capcanlı,kıpır kıpır,ferah kimi zamanda asil... Yeşil gibi olur olmaz her yerde biteyim istemişimdir.
Bence sende hep mavi ol. Gökyüzündeki gibi; derin,sonsuz,huzur verici, dingin bir mavi..
Hep başımızın üzerinde; iyilik de gelse kötülükte gelse, yağmurda yağsa güneş de açsa var olduğu için şükrettiğimiz cinsten...
Merve Öztürk24.4.12
YAL-NIZ
İnsanların bitmek bilmeyen yaşama
telaşları yalnızlaştırıyor beni. Yani insan-en değil hayat-en yalnızım.
O nasıl oluyor diyeceksiniz. Bir müzisyenden
bahsedeyim size. Belki de büyük ve bitmek tükenmek bilmeyen acılar çekmiş bir
müzisyen. Veyahut aşık bir müzisyen olsun bu. Aşkından yansın canı. Tüm dünya
son’a yaklaşmış olsun onun için. Bu şekilde yaşayan canlılar bir hiç olarak
görünür gözüne, veya hiç görünmezler bile. Ama bu kişi aslen yalnız değildir
aslında. Çünkü kendini müziğe vermiş ve acısından sanatını icra eden birisinin
telaşı onu asla yalnız kılmaz. İsterse tek bir kişi bile olmasın yanında, yada
o uzaklaşsın tüm kişilerden. Yine de kalabalıkları kıskandıracak şekilde ‘’
kalabalıktır ‘’ ruhu.
Bir tiyatro sanatçısı. Eline geçen her oyunda farklı bir karaktere
bürünür. Farklı yüzler giyer ve tüm yalancılardan daha yalancıdır. Onun ‘ O ‘
olmadığına inanmayasınız diye tüm hayat telaşını bunun üzerine kurmuştur. Asla
yalnız değildir bir tiyatro sanatçısı. İsterse daha dün bütün ailesini hiç
beklenmedik bir kazada kaybetmiş olsun. Ya da sevgilisi tarafından terk edilsin
hiçbir neden öğrenemeden. Yinede yalnız değildir. Bizim bilmediğimiz
milyonlarca kişi vardır onun içinde. Milyonlarca yüz, milyonlarca ruh taşır bedeni.
Kaçsa da tüm kalabalıklardan her zaman kalaba bir hayat sürecektir.
Ve sanatın dışında kendini uğraşlarına veren herkes; Yalnız değilsiniz.
Telaşınızı ‘’ insan ‘’ dışındaki şeyler üzerinize kurarsanız da, asla yalnız
kalmayacaksınız.
Bir nesneyi sevin mesela. Bir nesneyle
konuşun, onunla kalabalıklaşın. Bir müzik aleti doldursun boşluğunuzu veya
okumaktan vazgeçemediğiniz kitabınız ya da defalarca izlediğiniz bir film.
Kendinize kendinizi hatırlatacak bir şeyler bulun. Uzaklaşın insanlardan,
kendinizle konuşun ve en önemlisi kendinizle ‘’ kalabalıklaşın ‘’. Bunu yapan
hiçbir kimse ki diyemez asla; ben yalnızım…
23.3.12
Bin Rüzgar Esti Şehre
Tam olarak neyi yazmak veya yazmamak arasında kalışlarım; bana, neyi yaşayıp neyi yaşamamak konusundaki tereddütlerimi anımsattı. Bir türlü kaleme dokunmayışım bu yüzdendir.
Her zamanki düşünce okyanusuna attığım oltamı bu yüzden boş çekiyorum. Büyük yada küçük balık farketmez aslında. Farkeden tek şey okyanusumda devamlı yaşatabildiğim balıklarımın olması. İşte size önemli bir şeyin tanımı. ' Zeginlik '. Aslına bakarsanız bundan bahsedecek değildim ama üfleyerek ilerliyorum hayatta. Şehre zenginliği ben üfledim. Düşüncelerimizin varlığına inanıyor ve yokluk çekmiyorsak ömrümüz bereketli demektir.
Ve önemli olan ikinci birşey de; okyanusumun temizliği. Onca düşünce ve fikirlerden arınmadan yaşacak kadar güçlü değiliz hiç birimiz. Hangimiz temiz bir havayı içimize çekmeyi sevmeyizki. Bu yüzden akılda tutacağıma toplarım hepsini, hayatımın bir çok anına yerleştiririm büyük bir özenle ve bazen umursamaz bir özensizlikle. Bunu çok düşünmem, çünkü 'düşünce' dediğimiz şeyi başta zaten fazlasıyla yapıyoruz. Şimdi bütün iş harekete geçmekte. Ve size söyleyeceğim yeni bir tanım daha. ' Özgürlük '. Şehre özgürlüğü ben üfledim.
Yaşadığım çevrede şahsen ben uzun süreli gürültüyü sevmem. Kişiden kişiye değişecek birşeyden bahsediyormuşum gibi görünebilir. Ama insan yaşadığı çevreye nazaran kendinede bakmalıdır. Bir toprak gibi bereketini her mesim verebilmelidir. Meyvasından tatmalı, lezzetini bilmelidir daima. Bunun için de gerekli olanda dinlemektir. İnsanın kendini dinlemesi, kendisile yalnız kalmasından geçer. Işıkların kapatıldığı bir dünyayı hayal edin. Görebildiğiniz kadarını düşüneceğinizden aklınızda hep kendinizle ilgili şeyler geçecektir. Durun! Bana kalırsa yalnızlıktan korkmadan bir süre daha yakmayın ışığı. İçinizi dinleyin. İçinize cevap verin. Ve bir kez daha tanıyın kendinizi.
İşte bu da' Cesaret' demektir. Şehre cesareti siz üflediniz...
teşekkürler :)
Her zamanki düşünce okyanusuna attığım oltamı bu yüzden boş çekiyorum. Büyük yada küçük balık farketmez aslında. Farkeden tek şey okyanusumda devamlı yaşatabildiğim balıklarımın olması. İşte size önemli bir şeyin tanımı. ' Zeginlik '. Aslına bakarsanız bundan bahsedecek değildim ama üfleyerek ilerliyorum hayatta. Şehre zenginliği ben üfledim. Düşüncelerimizin varlığına inanıyor ve yokluk çekmiyorsak ömrümüz bereketli demektir.
Ve önemli olan ikinci birşey de; okyanusumun temizliği. Onca düşünce ve fikirlerden arınmadan yaşacak kadar güçlü değiliz hiç birimiz. Hangimiz temiz bir havayı içimize çekmeyi sevmeyizki. Bu yüzden akılda tutacağıma toplarım hepsini, hayatımın bir çok anına yerleştiririm büyük bir özenle ve bazen umursamaz bir özensizlikle. Bunu çok düşünmem, çünkü 'düşünce' dediğimiz şeyi başta zaten fazlasıyla yapıyoruz. Şimdi bütün iş harekete geçmekte. Ve size söyleyeceğim yeni bir tanım daha. ' Özgürlük '. Şehre özgürlüğü ben üfledim.
Yaşadığım çevrede şahsen ben uzun süreli gürültüyü sevmem. Kişiden kişiye değişecek birşeyden bahsediyormuşum gibi görünebilir. Ama insan yaşadığı çevreye nazaran kendinede bakmalıdır. Bir toprak gibi bereketini her mesim verebilmelidir. Meyvasından tatmalı, lezzetini bilmelidir daima. Bunun için de gerekli olanda dinlemektir. İnsanın kendini dinlemesi, kendisile yalnız kalmasından geçer. Işıkların kapatıldığı bir dünyayı hayal edin. Görebildiğiniz kadarını düşüneceğinizden aklınızda hep kendinizle ilgili şeyler geçecektir. Durun! Bana kalırsa yalnızlıktan korkmadan bir süre daha yakmayın ışığı. İçinizi dinleyin. İçinize cevap verin. Ve bir kez daha tanıyın kendinizi.
İşte bu da' Cesaret' demektir. Şehre cesareti siz üflediniz...
teşekkürler :)
9.3.12
4.3.12
Gecenin Hikayesi
Geçmiş nedir? Nerededir?
Aklımızın bir köşesinde mi gizli kalbimizin derinlerinde mi?
Aslına bakarsak ben çok uzun zamandır düşünmüyordum bunları.
Sadece bugünü yaşıyor, ve yarını planlıyordum. Birbirinin benzeri günler bir
kaset çalar gibi tekrarlarken kendini, geçmiş pek fazla anlam taşımıyordu.
Birkaç gün önce başıma gelen olay derin uykumdan
uyandırmıştı beni. Ve düşünmeye başladım.Her şey tanımadığım bir numaranın gecenin bir yarısı ısrarla beni aramasıyla başladı. ‘ gecenin bir yarısı ısrarla çalan ‘ telefonları sevmem. Genelde iyi haber vermezler. Öyle de oldu. Küçükken yaşadığım sokakta vakit geçirdiğim tek bir arkadaşım vardı. Çocukluk anılarımı onun ismiyle tanımlardım adeta. Ve en çok o yakışırdı çocukluk anılarıma. İşte o gece onun ölüm haberi için çalmıştı telefonum. Birden yataktan fırladım ve üzerime düşen her neyse onu yaptım. Evet üzgündüm. Evet ölüm inanılmaz bir sondu. Fakat başka bir şey daha vardı. Başka bir şey daha var içimi boğan. İçim boğuluyordu adeta. Bir türlü rahat edemiyordum.
Üzerinden bir hafta geçmedi bir sabah hiç olmayacak kadar erken kalktım. Tıpkı eski günlerde olduğu gibi sabah ezanı olmuştu beni uyandıran. Yüzümü yıkamaya gittim önce. Işığı açar açmaz ayna belirdi gözümün önünde. Işık gözüme düşmüştü sanki. Uzun bir süre aynaya baktım. Ve en başta sorduğum sorunun cevabını buldum.
Geçmiş aynaydı. Geçmiş benim yıkayarak gizlediğim yüzümdeydi. Geçmişti beni günlerdir boğan. Geçmişin denizinde çırpınıyordum adeta. Çırpınıyordu çocukluğum, gençliğim geleceğim…
Üzerini örtmeye çalıştığım her gün daha çok kaçıyordum. Hep başa sardığım kasetle hipnoz oluyordu hayatım. Planladığım bir gelecek vardı aklımda, geçmişten en ufak biz iz taşımaz sanıyordum. Oysa gece gelen tek bir telefon bozmuştu planlarımı. Geçmişim darmadağın etmişti geleceğimi. Tekrar aynaya baktım bu bendim. Suratımda ki çizgilerdi geçmişim. Geçmişim bendim.
Yüzümü yıkamadım. Sadece Işığı kapadım ve uyumaya devam ettim. Uyutmaya devam ettim geçmişimi. Ve ilk defa yaşadığım hayata başka bir kaset taktım…
28.2.12
KAR Kardeşim. -Yalnış oldu düzeltiyorum- KAY Kardeşim (!)
Öncelikle her şeyin hakkı ve nasibiyle olmasından yanayım. Biz öğrencilerde bu kış nasibimizi fazlasıyla aldık. Kar yağdı mı öğrenci için yağmalı elbette. Ya tam yağmalı; böyle yağmalamalı adeta etrafı. Öğrenci ne olduğunu şaşırmalı. Adım attı mı adımı kaybolmalı. Öylede oldu tabi.
Her şey iyi hoşta bardağın boş tarafını çevirirsek susuzluktan öleceğiz sanki. Yani ıslak şeyleri sevmediğim gibi ne kadar tatili getirse de dışarıda deli gibi yağan ‘kar’a da alışamıyorum.
Kaldırımların kendinden büyük derecede beyazlara örtünmesi hiçde masum değil bence. Aksine korkunç olaylara gebe.
Öncelikle duyurumu yapayım caddelerde yürümeniz hesaplı ve dikkatli hatta bir arkadaşınızdan destek alarak olmalı. Öncelikle gençler ellerini ceplerinden çıkarmalı o telefonları bir kenara atmalı. Yaşadığımız şehre uyarlarsak; gazi antep caddesi spor sokak girişi adidas ve sinema yolu. Kız meslek lisesi ve Namık kemal ilköğretim okulu kızılay iş hanı çevresi ‘ Dikkat kayacaksınız! ‘ yazılarıyla çevrili, siz görmüyorsunuz. İster istemez kayacaksınız yani direk bunu söylüyorum.
Ancak ve ancak şöyle de bir hatırlatma yapayım sayın yayalar; Cedidiye camii ve belediye önündeki yayaların kullandığı yollarda, eller cepte dolaşılabilir. Hatta zıplaya zıplaya, Seke seke yürüyüp rahatça hareket edebilirsiniz. Hiç sıkıntıya girmeyin bu tür rezillikler oralardan pek uzak, çünkü bu güzergahlar belediye personelinin sık kullandığı yer olduğu için kaldırım taşları kaymaz yapılmış. Hadi ama alınacak bir şey yok her şey hak ve adalet çerçevesinde gelişiyor bu şehirde.
Değinmeyi istediğim diğer nokta da şu ki belediye otobüsleri ve acil durumlarda çağırılan taksiler dışında caddelerde 4 tekerlekli bir şey görmeyi hiç doğru bulmuyorum.
Sonra insanlar ister istemez o dört tekerlekli araçlara dönüyorlar maazallah. İnsan sağlığı mevsimine göre korunacaksa da korunsun. Biraz akla ve mantığa dayalı yaşarsak üstesinden gelemeyeceğimiz doğa olayı yok diyorum ben. En büyüğünden en küçüğüne kadar idea ederim ki yok.
Fazla uzatmasam iyi olur herhalde baksanıza vali bey de sabahı beklemeden tatil etmiş her yanı. Olan yine gitmediğimiz iş günü kadar kesilen maaşlarımıza oldu ama, o kar tatili heyecanını da yitirmek istemiyorum şimdi.
Her neyse haftanın ortasında hakkı ve nasibiyle gelen kar tatiline tekrar tekrar teşekkürler.
26.2.12
İçimdeki 'şey'e Ateş Ettim
Ne kötüdür insanın
yüreğiyle baş başa kalması. İçin için
ağlayıp, içip içip dert yanması.
Neden niçin ya da ne
zaman gibi soruları yanıtlayamıyordum asla. Sevginin bir nedeni mi olmalıydı?
Bir gün yalnız kaldığımda nasıl diye sordum kendime. Kendim cevap verdi;
Bir martının ağzındaki
simit gibi. Bir simitin en tazesi, çıtır olanı gibi.
Veyahut bir Pazar
kahvaltısı, bir sincabın sakladığı ceviz ya da bir umut gibi sokak çocuğunda
gizlenen.
Nasıl diye sordum
tekrar; bir annenin bebeğine uyuması için söylediği ninni gibiydi. Bir bebeğin
aylar sonra ilk gülümsemesi gibi. Nasıl sevebilirdim seni; bir delinin milyon
tane insandan daha akıllı olduğu gibi.
Nicelik taşıyan tüm
anlamlardan kaçardım bu yüzden. Tüm anlamsızlıklarla çevriliyken etrafım
sorardım yine, nasıl seviyorum seni;
Kurnaz bir tilki, para
için çalışan palyaço, sadece kışın çıkan sebzeler gibi. En acısı bir kağıt
kesiği gibi seviyordum. Sızlayan yaramın hiç bitmeyen acısı gibi.
Bir sabah uyandığımda
işe geç kalan telaşım, gün içinde başıma gelen tüm aksaklıklar ve akşam
yorgunluğum gibi seviyorum seni. Bir gece yarısı kuruyan dilim ve başucumda
bulduğum suya sevinir gibi.
Bilinmez diyarlara
gitmeyi arzularcasına fakat burada kalmak dışında yapacak hiç bir şeyi olmayan
bir memur gibi seviyorum seni. Ve yaşı epey ilerlemişken kendi yatağında huzur
içinde ölen tüm tecrübeler gibi.
Söyleyeceğim son
şeyler. Seni seviyorum çünkü; beni sevmediğini bildikçe alevlenen bir sevda
benimki. Sabahtan akşama kadar dilenen çocuğun yırtık ceplerine hiç bir şey
koyamadan yaşamaktan bir gün daha vazgeçmesi.
Seni seviyorum çünkü;
çünkülerle dolu bir hayatın içine sığdırılmış fotoğrafım var elimde. Ve sana
verebileceğim son şey yıllarca unutulmaya mahkum olmuş eskiyen şarkıların bir
gramofondan çıkan son sesleri. Son bir nağme şimdi. Seni seviyorum çünkü; bir neden aramayacaksın sevmekten ve
yaşamaktan. Tıpkı senin, neden beni sevmediğini sorgulamadığım gibi
17.2.12
Bugün İçimin Şemsiyelerini Kapattım
Bu akşam eve dönmek
için otobüse bindiğimde hayatın her anında yalnız olmadığımı gördüm. Benimle
aynı otobüse binen ve aynı yere giden insanları benimle aynı sanardım.
Yaşamlarımızı bir
otobüsten ibaret kurardım kafamda. Bu akşam böyle olmadığına şahit oldum. Arabanın
camına vuran kar taneleri üzerine düşündüm birazda.
Sonra aklıma çok
farklı bir şey geldi. ‘Bir kar tanesi gibi ‘ insan olmak.
Yol biraz kapalı ve
kar yüzünden arabayı yavaşlatıyordu. Bizde sallana sallana ağırdan alarak
gidiyorduk evlerimize. Ben düşünmeye devam ettim. Dışarı bakarken Tekrar geçirdim
aklımdan; bir kar tanesi gibi insanlar mıydık? Yoksa bir yağmur mu? Hangisini yakıştırırdık
kendimize. Hangisinin sonu bizi mutlu ederdi. Ve hangisi daha çok tatmin
ederdi? Tüm bunları cevaplamak için hayal ettim.
Bir kar tanesi olmayı
kurdum kafamda. Sadece tek mevsim, bir yıl boyunca tek bir ay’da yağan. Belki özel
ama epey zor olan.
Ayrıca gökyüzündeyken
henüz keşfedilmeyen fakat keşfedilmeye de pek vakti olmayan.
Bunca uğraştan sonra
yeryüzüne düşüp tüm beyazlığını kaybeden kar tanesi. Ne istenmeyen bir son
olurdu insanlık için. Belki özel ama kısa.
Araba her durakta
durmaya devam ediyordu. Her durakta dolmaya. Farklı yüzler aynı yüze bakıp
biletlerini uzatıyordu. Farklı duygular içindeydiler. Kimisi kar tanesi olmanın
peşinde kimisi hala yağmur dalması kalabilmeyi başarmışken.
Yağmur damlası olmayı
başarmak dedim. Bir başarıdır bence hala öyle kalabilmek. Her mevsim yağmak. Her
mevsim özgür olmaktır insan olmak. Farklı yerlere düşsen de yine yağmur kalmak.
Belki kolaydır erkenden buharlaşmak ama sonsuzdur huzuru. Varlığı dağimidir. Hep
söyleriz aslında bardaktan boşalır gibi olmak. Ve bazen inceden çisemek
kargaşalı dünya üzerine…
Eve az kalmışken dolup
coşan belediye otobüsünden iniyor insanlar yavaş yavaş. Ağır adımları var. Eminim
biraz da korkak.
Kimi kar tanesi
olmanın tedirginliğinde kimi hala yağmur olarak kalmışken, kalabilmişken…
İşte, şimdi iniyorum
bende. Yağmur olarak iniyorum. Milyon tane damla taşıyarak içimde. İçimi ıslatarak
iniyorum. İçimden memnunum.
Arkamı dönüp tekrar
indiğim otobüse baktım; benim gibi milyon tane insanı tek bir yere ulaştırmak
için bastı gaza. Kim bilir kaç kişinin daha ıslaktı üstü başı, en önemlisi sırılsıklamdı yüreği…
16.2.12
Mercimek Kokusu
Şimdilerde bir sızıntı gibi geçiyor
ömrüm. Seni aklıma getirmediğim anlar var. Aklıma senden başkasının geldiği… Erkenden
sonlanan uykularım ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen günlerim var. Eskilerden
hayli uzak, bir o kadar yeni düşlerim var.
Kendime itiraf edeli çok olmuyor bunu. Ellerim
terlemeye, yüzüm gülmeye başlayalı çok olmuyor sahi. Şehri boyardım sislerle, şimdi
kar yağsın diye bekliyorum bir çocuk gibi.
Bir çocukluk gibi ömrüm genç yaşımda. Bir
yaşlı ağaca imrenecek kadar tecrübeli. Sapa sağlam vücudu kırık dökük dalları
olan. Hala meyve verebiliyorlar üstelik.
Birde sigara içmediğimi itiraf edeyim. Sigarayı
bıraktığımı tek kişi için, kendim için bıraktığımı söyliyim. Nasıl olur tüm
bunlara sevinir miyim ? Üstelik sarhoş olmaktan dahi vazgeçmişken. Vazgeçmişken
en önce senden! Söylerim dururum bunu yorulmadan. Bir an bile usanmadan. Kulağım
hep işitir hep işitmek ister, her an. Bir şarkı söylemek gibi. Anlamlı ve özel.
Özel sadece birisi için. Onun için. O, sen değilsin. O en güzel şahıs şimdi. O avuçlarımın
karıncalanmasına sebep olan.
Ve o diye tanımladığım tüm olgun
meyveler, kışın doğan güneş ve sokak çocuklarına mutluluk.
Üstelik her şeyden habersiz her şeyden uzak.
Bedeni dahi kilometrelerce ötede olan. Sevgiye yakışan. Bir taverna hayal et
demiştim sana. İşte o bu sahnede en güzel duran. İçeride milyonlarca insan ve
biz gülüyoruz. Biz ağlamıyoruz ‘eski’ arkadaşım dostum sevgilim duyuyorsan beni
eskide kalan tek insan, biz gülüyoruz kötülüklere karşı. Hayata ve tüm
olumsuzluklara karşı biz gülüyoruz, en önce sana karşı…
Ve öncelerin sonralarla bana getirdiği
armağan. Her şeyin bir anlamı var tıpkı
masallar gibi. Gece sonunu duyamadığım masallar. Sonunu rüyalarımda kurduğum
masallar gibi bir anlamı var her şeyin. Üstelik sabah hiç beklemeden merak
ettiğim, uyuyakaldığımda söylediğim kelimeler. Sana gerçekleri itiraf
etmesinler yeter. Yeter senin yanında uyuya kalmayayım yeter. Yeter omzunu açtığında
gözlerim kapanmasın yeter. Tüm oyunlar bizim olmuşken, bir uçurtmayı dahi hayal
ederken, yeter sen bilme gerçekleri ben razıyım yeter.
Ve gel artık. Gel de imrensin bu
tavernadaki onca insan. Onca yürek kıskansın ve bizim gibi olmayı hayal etsin. Sen
beni üzmezsin, kırmazsın bilirim çok oldu epey oldu gideli, gel de görsün seni
eskiyen sevdam. Gel de göreyim seni hazır bunca özlemişken.
Her şeyin bir anlamı var tüm yazılanlar
gibi. Bu eskiye yazdığım son yazı. Benden bir hatıra bir gerçek son ‘sonunda’. İşte
gülüyor kalemim biraz mercimek kokuyor üstelik sen yokken hayatımda…
12.2.12
Ne oluyor diye sordum
Dürüst bir yalancıyım dedim ona. Anlamadı. Anlamak istemezdi çoğu zaman, ama bu defa sahiden anlamamıştı. Anlamayarak kalbimi kırmaktan çekiniyordu. Kalbim kırılıyordu; anlamadığında değil, anlamak istemediğin de. Onun başını derde sokmak istemem, belli etmiyorum kırıldığımı. biliyorum olağan kırılıp tekrar bir bütün olmak. Yaşadığım bu şey cesaret istiyor. Güç ve umut. Gücümü mutluluğumdan alıyorum, cesaretimse yeşermek için tek bir su bekliyordu zaten. O da oldu. Peki umutlarım? Umutlarımı şimdi nerede bulacağım? Yüreğini yokladım bir kaç kere, kilitlemiş kapılarını. Niye yazamıyorum? Niye yazarken dahi korkuyorum. Korkak biri olduğumu biliyor. Yalancı olduğumu da. peki devamlı sarhoş ve ağlayan biri olduğumu ne zaman öğrenecek? Onun için ağlamadım, beni hiç ağlatmadı. Bana değer verdiğini hissediyorum elbette. Ama en çok bana değil.
Bir kefe var içinde milyon tane insan. Milyon taneyim onun için. Milyon tane kalıcam, kapıları hep kapalı...
Bir kefe var içinde milyon tane insan. Milyon taneyim onun için. Milyon tane kalıcam, kapıları hep kapalı...
1.2.12
Tatil Yoksa Pollyanna Gözlüklerimiz Var
Ve bir Oğuzhan yazısı daha demek isterim ki, bu bir ilk. Kaleminden Polyanna doğuran arkadaşım ilk kez yazıyor.Umarım hepiniz seversiniz onu. :)
'' Selamlar!
Bu benim yeni yazım, hatta ilk yazım. Öyle havalı bi' şekilde girip cool gözükeyim dedim ama sanırım beceremedim. Burda yazış amacım depresif depresif yazıp sizin içinize dert olmak değil. Kimsenin midesine öküz gibi oturasım yok çünkü. Çok klişe bir laf olacak sanırım ama hayat kısa, üzülmeye değer mi?
Tatilin başlamasıyla birlikte herkes derin bir ohh çekip tatil planları yapmaya başladı. Nerden mi biliyorum? Ben de yaptım çünkü. Ama şu kötü hava koşulları ben de dahil olmak üzere birçok insanın programını iptal etti. İşin kötüsü "Acaba Mikail benim eğlenmemi istemiyor mu yaa?" modlarına falan girmekten son anda kurtuldum. Şimdi hazırsak Pollyanna gözlüklerimizi takıyoruz ve ben yazımı yazmaya, siz de okumaya devam ediyorsunuz. Taktık değil mi? O zaman başlayalım. Tatil diyince insanların aklına hep bir yere gitmek falan gelir. E doğal olanı da budur zaten. Ama Pollyanna gözlüklerimiz doğal olanın evde oturup dinlenmek olduğunu söylüyor. Neden mi? Çünkü insan tatile gitmek için hazırlanırken yorulur bi' defa. Ohoo o kadar bavulun altından nasıl kalkılır ki? Sonra hazırlan, git, eğleneceğim derken bi' ton yorul gel, bavulları boşalt, onları yıkamaya çalış, yıkadıklarını topla, ütüle, yerine koy falan. Onca gözümüzde büyüttüğümüz o büyülü tatil oldu size işkence. Oysa evde oturmak öyle mi? İstediğin saatte kalk. İstediğin saatte dışarı çık. İstediğin kadar yatıp karpuzu büyüt falan. Kebap iş valla. Hem evde oturup durmak herkesin harcı değil. Herkes evde oturamaz, diğerlerinden farkınız olmuş olur böylece. Düşünsenize ne kadar cool(!) Bu yazıyı "Şok şok şok, bir genç kendini avutmak için tatili kötülerken sıkıntıdan patlayıp hayatını kaybetti!" başlıklı bir haberin altında okuduğunuzu düşündüm de. Nasıl ironidir o öyle. Ya da "ağlasak mı gülsek mi" köşesinde. Gazetelerde böyle köşenin olmadığına eminim ama Pollyanna gözlüklerimiz varken her şeyi yaparız, demiyorum tabii ki de. Artık nasıl bir moda bürünüp kendimi nasıl kandırdıysam "Aman canım tatil olmasa ne olur sanki? Her şey böyle daha güzel eheh" demekten kendimi alamıyorum şuan. Bu Pollyanna gözlükleri fena çarpıyor. Çıkarmalıyız! Tabii bu duruma daha çok kendi uydurduğu bir şeye kendinin inanması durumu deniyor. Sanırım biraz karışık bir durum ismi oldu. Küçükken bir keresinde bize gelen misafir çocuğu odama sokmamak için "Yatağımın altında timsah uyuyor, odaya girersen evi yer. Bence girme." diyip çocuğu inandırdıktan sonra kendim de inanıp gece odamda uyuyamamıştım. İşte nasıl isimlendireceğimi bilemediğim karışık durum aynen böyle.
Kararımı verdim de eğer yaz tatilinde fazla gezemezsem yine buraya gelip sizi tatilden soğutmak için daha birçok şeyler söyleyeceğim. Gözlükler cepte kalsın, tatilin geri kalanında iyi tatiller!
'' Selamlar!
Bu benim yeni yazım, hatta ilk yazım. Öyle havalı bi' şekilde girip cool gözükeyim dedim ama sanırım beceremedim. Burda yazış amacım depresif depresif yazıp sizin içinize dert olmak değil. Kimsenin midesine öküz gibi oturasım yok çünkü. Çok klişe bir laf olacak sanırım ama hayat kısa, üzülmeye değer mi?
Tatilin başlamasıyla birlikte herkes derin bir ohh çekip tatil planları yapmaya başladı. Nerden mi biliyorum? Ben de yaptım çünkü. Ama şu kötü hava koşulları ben de dahil olmak üzere birçok insanın programını iptal etti. İşin kötüsü "Acaba Mikail benim eğlenmemi istemiyor mu yaa?" modlarına falan girmekten son anda kurtuldum. Şimdi hazırsak Pollyanna gözlüklerimizi takıyoruz ve ben yazımı yazmaya, siz de okumaya devam ediyorsunuz. Taktık değil mi? O zaman başlayalım. Tatil diyince insanların aklına hep bir yere gitmek falan gelir. E doğal olanı da budur zaten. Ama Pollyanna gözlüklerimiz doğal olanın evde oturup dinlenmek olduğunu söylüyor. Neden mi? Çünkü insan tatile gitmek için hazırlanırken yorulur bi' defa. Ohoo o kadar bavulun altından nasıl kalkılır ki? Sonra hazırlan, git, eğleneceğim derken bi' ton yorul gel, bavulları boşalt, onları yıkamaya çalış, yıkadıklarını topla, ütüle, yerine koy falan. Onca gözümüzde büyüttüğümüz o büyülü tatil oldu size işkence. Oysa evde oturmak öyle mi? İstediğin saatte kalk. İstediğin saatte dışarı çık. İstediğin kadar yatıp karpuzu büyüt falan. Kebap iş valla. Hem evde oturup durmak herkesin harcı değil. Herkes evde oturamaz, diğerlerinden farkınız olmuş olur böylece. Düşünsenize ne kadar cool(!) Bu yazıyı "Şok şok şok, bir genç kendini avutmak için tatili kötülerken sıkıntıdan patlayıp hayatını kaybetti!" başlıklı bir haberin altında okuduğunuzu düşündüm de. Nasıl ironidir o öyle. Ya da "ağlasak mı gülsek mi" köşesinde. Gazetelerde böyle köşenin olmadığına eminim ama Pollyanna gözlüklerimiz varken her şeyi yaparız, demiyorum tabii ki de. Artık nasıl bir moda bürünüp kendimi nasıl kandırdıysam "Aman canım tatil olmasa ne olur sanki? Her şey böyle daha güzel eheh" demekten kendimi alamıyorum şuan. Bu Pollyanna gözlükleri fena çarpıyor. Çıkarmalıyız! Tabii bu duruma daha çok kendi uydurduğu bir şeye kendinin inanması durumu deniyor. Sanırım biraz karışık bir durum ismi oldu. Küçükken bir keresinde bize gelen misafir çocuğu odama sokmamak için "Yatağımın altında timsah uyuyor, odaya girersen evi yer. Bence girme." diyip çocuğu inandırdıktan sonra kendim de inanıp gece odamda uyuyamamıştım. İşte nasıl isimlendireceğimi bilemediğim karışık durum aynen böyle.
Kararımı verdim de eğer yaz tatilinde fazla gezemezsem yine buraya gelip sizi tatilden soğutmak için daha birçok şeyler söyleyeceğim. Gözlükler cepte kalsın, tatilin geri kalanında iyi tatiller!
Oğuzhan Uzun
29.1.12
Pardon Yalnızlara Yol Açar mısınız?
Uzun zamandır neden kendime ve kalemime karşı romantik
olmadığımı düşündüm. Yinede bir cevap bulamadım. Sanırım zaten amacım bu. Ben bariz
şekilde ‘romantik’ olmaktan kaçıyorum. Bu yüzden bir haftadır kalemden kağıttan
uzak elimde dvd kumandasıyla sıkıcı bir tatil geçiriyorum. Sıkıcı ve dinlenmek
için yetersiz. Bedenim elbette hiç olmadığı kadar memnun bu durumdan. Peki ama
ruhum? Sabaha karşı 4 gibi kapanan gözlerim öğleden sonra 2 gibi açılıyor. Düzensiz
yemek yemekde cabası.
Git gide bu durumdan şikayetçi olduğumu fark ettim. Sanırım en
büyük patlamayı da bu sabah verdim. Güne koca bir bardak su içerek başladım. Alışılmadık
bir saatte kalkıp- ki yine sabahın körü filan değil- iyi bir kahvaltı yaptım. Orta
demli çayımı doldurduktan sonra gazetemi elime aldım. Daha okumadan günün
tarihine takıldı gözlerim ‘ 29 ocak ‘. Koca bir ay ne çabuk geçmişti. En kötüsü
de 29 ocak, ocağın bittiğini şubatın geldiğini simgelerdi. Şubatın gelmesi
demek hiç de iyi değildi benim için.
Çünkü şubat ayında ortalık vıcık vıcık ‘romantiklik’ kokar. Duygusal
bir akım başlar. Bu rüzgar, çocuğundan yaşlısına kadar –maalesef- herkesi
derinden etkiler. Bazılarının yüreklerini bazılarının cebini sarsar. Ara sıra düşünebilen
beyinlerden inanılmaz fikirler çıkar. Acaba nasıl bir sürpriz yapsam diye
dolanan kızlar, yalnız olan arkadaşlarına kadar herkesi arar. ( yalnızları
aramak tam bir görgüsüzlüktür söylemeden edemeyeceğim.) Erkekler karşı cinse
göre sıradanlaşır kendilerine göre bu işi acayip büyüterek havaya girerler. Bu fırtınalı günler öyle
hızlı geçer ki. Zaman gelir, 14 şubat için doğar güneş bir kez daha. Aslında hiç
de farklı bir şey yoktur. Yine doğudan doğmuştur güneş. Yine aynı saatte işe
gider bütün insanlar.
Değişim insanların kalplerinde olmuştur. Beklentileri her
zamankinden daha çoktur. ( hatta buna tavan yapmıştır da diyebiliriz.) 5
sayfalık mesajlar, sürpriz kahvaltılar, hediyeler ve 24 saatini de romantik
geçirmeye mecbur olduğun-geçirmezsen genelde dişi olan taraf tepki gösterir-
bir gün. Buda yetmez gibi 15 şubat, 16 şubat hatta 17 şubatta bu fazlasıyla ‘romantik’
olan günden nasibini almıştır. Ve kızlar arasında yapılan tüm konuşmalarla
kapanır şubat ayı.
İşte bu –bana göre- gereksiz olan 1 gün insanların tam 1
ayını alır. Ve yapılan tüm şeyler bir süre sonra insan beynini kemirir gibi
rahatsız eder.
İşte bu ‘romantiklik’ bana her zaman anlamsız gelir. İnsanlar
birbirlerini sadece 1 gün için derinlemesine düşünmemelidir. Yada ne bileyim
sadece o gün onun için bir şeyler yapmayı planlamamalıdır. Sürprizler hiç
olmadık zamanlar da insana mutluluk veren şeylerdir. Bu yüzden 14 Şubat da
yapılan hiç bir şey sürpriz olarak kalmaz akıllarda.
Ayrıca dünyada sadece mutlu çiftler yoktur arkadaşlar. Hadi birazda
Yalnızlara yol açın. Ve şu aptal ‘romantik’ günü başka bir zamana erteleyin.
Nartun J
27.1.12
Biraz Fazla Özlemek
Benim gözlerim ne zaman dolu dolu olsa daha net görünürdü İstanbul. Koca koca binalar küçülür, bütün şehir insanların kalp atışlarını dinlerdi.. Ve süzülecek olursa göz yaşlarım sicim sicim, insanlar arasndan biri daha son nefesini verirdi...
hoşçakal demişti şair. Ne yazık, hoşça-kalamadım...
Özledim çok özledim ben. Doğduğum; koca kafalı hokka burunlu seyrek saçlı şehri çok özledim. Uzun bir caddenin kenarında olan evimi, karşı komşularımı, karşı komşularımla olan dostluğumu özledim. Bildiğim bir hacı amca vardı. Hacı olamamıştı ama hacı derlerdi ona. Hacı amcayı özledim. Aynı mahallede 3 ayrı okul birden değiştirmiştim. Hatırlıyorum küçükken acaba şuanda hangisindeyim diye düşünmekten kafam karışırdı. Üçünü de çok özledim.
Ayrı ayrı semtler de olan akrabalarımı, gidilen mesafeler de yaptığımız hoş sohbetleri, hiç bitmeyen siyaset tartışmalarımız dahi özlem kokar bana.
Oradayken uçmak hayal olmazdı benim için. uçaklar sanki balkonumuzun yanından geçerdi. Uçabilmeyi isterdim hep. Uçabileceğim İstanbul'umu özledim.
hoşçakal demişti şair. Ne yazık, hoşça-kalamadım...
Özledim çok özledim ben. Doğduğum; koca kafalı hokka burunlu seyrek saçlı şehri çok özledim. Uzun bir caddenin kenarında olan evimi, karşı komşularımı, karşı komşularımla olan dostluğumu özledim. Bildiğim bir hacı amca vardı. Hacı olamamıştı ama hacı derlerdi ona. Hacı amcayı özledim. Aynı mahallede 3 ayrı okul birden değiştirmiştim. Hatırlıyorum küçükken acaba şuanda hangisindeyim diye düşünmekten kafam karışırdı. Üçünü de çok özledim.
Ayrı ayrı semtler de olan akrabalarımı, gidilen mesafeler de yaptığımız hoş sohbetleri, hiç bitmeyen siyaset tartışmalarımız dahi özlem kokar bana.
Oradayken uçmak hayal olmazdı benim için. uçaklar sanki balkonumuzun yanından geçerdi. Uçabilmeyi isterdim hep. Uçabileceğim İstanbul'umu özledim.
Okula gitmek için saat beşte kalkardım, yinede yetişemezdim. Yetişemediğim okul günlerimi özledim. Sokağın başındaki ekmek fırınını, cumartesi caddenin tam ortasına kurulan pazarları, insanların telaşlı hallerini özledim.
Evimi, ailemi, İstanbul'umu çok özledim...
6.1.12
Bir yazarın ayrılığı
Bir yazarın ayrılığını
anlatan rüyalar aradım uykularımda. Bir ayrılığın kabuslarını yaşadım,
sabahları ezan sesleriyle uyanışlarımda.
Kızıl gökyüzünde
yağmur aradım bu küçük şehre. Şöyle toprak koksa keşke, cadde cadde.
Hiç bir şeylerde ‘her
şey’ aradım bir hiçken. Hiç kaldım kendi ayrılığımda. Sislerle kaplı yüreğimde
hala seni yoklardım sen yüreğinle savaşırken.
Bir yazarın ayrılığı
ölümüymüş meğer. Tükenişini taşırmış mısralarında. Ben mısralarımda senden
ayrıldığımda anladım.
Gece gökyüzünde her
zaman izlediğimiz yıldızı aradım. Uzanıp da bir türlü tutamadığımız. Islak
çimenlere gitti ellerim. Hayallerimizi aradım. Bir yazarın eskiyen sevdasına
uzandım sessizce. Sonra düştüm yerimden. Düştüm kalemimden. Düştüm bir
ayrılığın en kuytu köşesinden…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







