28.2.12

KAR Kardeşim. -Yalnış oldu düzeltiyorum- KAY Kardeşim (!)


Öncelikle her şeyin hakkı ve nasibiyle olmasından yanayım. Biz öğrencilerde bu kış nasibimizi fazlasıyla aldık. Kar yağdı mı öğrenci için yağmalı elbette. Ya tam yağmalı; böyle yağmalamalı adeta etrafı. Öğrenci ne olduğunu şaşırmalı. Adım attı mı adımı kaybolmalı. Öylede oldu tabi.

Her şey iyi hoşta bardağın boş tarafını çevirirsek susuzluktan öleceğiz sanki. Yani ıslak şeyleri sevmediğim gibi ne kadar tatili getirse de dışarıda deli gibi yağan ‘kar’a da alışamıyorum.
Kaldırımların kendinden büyük derecede beyazlara örtünmesi hiçde masum değil bence. Aksine korkunç olaylara gebe.

Öncelikle duyurumu yapayım caddelerde yürümeniz hesaplı  ve dikkatli hatta bir arkadaşınızdan destek alarak olmalı. Öncelikle gençler ellerini ceplerinden çıkarmalı o telefonları bir kenara atmalı.  Yaşadığımız şehre uyarlarsak; gazi antep caddesi spor sokak girişi  adidas ve sinema yolu. Kız meslek lisesi ve Namık kemal ilköğretim okulu kızılay iş hanı çevresi ‘ Dikkat kayacaksınız! ‘ yazılarıyla çevrili, siz görmüyorsunuz. İster istemez kayacaksınız yani direk bunu söylüyorum.

Ancak ve ancak şöyle de bir hatırlatma yapayım sayın yayalar;  Cedidiye camii ve belediye önündeki yayaların kullandığı yollarda, eller cepte dolaşılabilir.  Hatta zıplaya zıplaya, Seke seke yürüyüp rahatça hareket edebilirsiniz. Hiç sıkıntıya girmeyin bu tür rezillikler oralardan pek uzak, çünkü bu güzergahlar belediye personelinin sık kullandığı yer olduğu için kaldırım taşları kaymaz yapılmış. Hadi ama alınacak bir şey yok her şey hak ve adalet çerçevesinde gelişiyor bu şehirde.

Değinmeyi istediğim diğer nokta da şu ki belediye otobüsleri ve acil durumlarda çağırılan taksiler dışında caddelerde 4 tekerlekli bir şey görmeyi hiç doğru bulmuyorum.
Sonra insanlar ister istemez o dört tekerlekli araçlara dönüyorlar maazallah. İnsan sağlığı mevsimine göre korunacaksa da korunsun. Biraz akla ve mantığa dayalı yaşarsak üstesinden gelemeyeceğimiz doğa olayı yok diyorum ben. En büyüğünden en küçüğüne kadar idea ederim ki yok.

Fazla uzatmasam iyi olur herhalde baksanıza vali bey de sabahı beklemeden tatil etmiş her yanı. Olan yine gitmediğimiz iş günü kadar kesilen maaşlarımıza oldu ama, o kar tatili heyecanını da yitirmek istemiyorum şimdi.
 Her neyse haftanın ortasında hakkı ve nasibiyle gelen kar tatiline tekrar tekrar teşekkürler.

26.2.12

İçimdeki 'şey'e Ateş Ettim


Ne kötüdür insanın yüreğiyle baş başa kalması.  İçin için ağlayıp, içip içip dert yanması.
Neden niçin ya da ne zaman gibi soruları yanıtlayamıyordum asla. Sevginin bir nedeni mi olmalıydı? Bir gün yalnız kaldığımda nasıl diye sordum kendime. Kendim cevap verdi;

Bir martının ağzındaki simit gibi. Bir simitin en tazesi, çıtır olanı gibi.
Veyahut bir Pazar kahvaltısı, bir sincabın sakladığı ceviz ya da bir umut gibi sokak çocuğunda gizlenen.

Nasıl diye sordum tekrar; bir annenin bebeğine uyuması için söylediği ninni gibiydi. Bir bebeğin aylar sonra ilk gülümsemesi gibi. Nasıl sevebilirdim seni; bir delinin milyon tane insandan daha akıllı olduğu gibi.

Nicelik taşıyan tüm anlamlardan kaçardım bu yüzden. Tüm anlamsızlıklarla çevriliyken etrafım sorardım yine, nasıl seviyorum seni;
Kurnaz bir tilki, para için çalışan palyaço, sadece kışın çıkan sebzeler gibi. En acısı bir kağıt kesiği gibi seviyordum. Sızlayan yaramın hiç bitmeyen acısı gibi.


Bir sabah uyandığımda işe geç kalan telaşım, gün içinde başıma gelen tüm aksaklıklar ve akşam yorgunluğum gibi seviyorum seni. Bir gece yarısı kuruyan dilim ve başucumda bulduğum suya sevinir gibi.
Bilinmez diyarlara gitmeyi arzularcasına fakat burada kalmak dışında yapacak hiç bir şeyi olmayan bir memur gibi seviyorum seni. Ve yaşı epey ilerlemişken kendi yatağında huzur içinde ölen tüm tecrübeler gibi.

Söyleyeceğim son şeyler. Seni seviyorum çünkü; beni sevmediğini bildikçe alevlenen bir sevda benimki. Sabahtan akşama kadar dilenen çocuğun yırtık ceplerine hiç bir şey koyamadan yaşamaktan bir gün daha vazgeçmesi.

Seni seviyorum çünkü; çünkülerle dolu bir hayatın içine sığdırılmış fotoğrafım var elimde. Ve sana verebileceğim son şey yıllarca unutulmaya mahkum olmuş eskiyen şarkıların bir gramofondan çıkan son sesleri. Son bir nağme şimdi. Seni seviyorum çünkü;  bir neden aramayacaksın sevmekten ve yaşamaktan. Tıpkı senin, neden beni sevmediğini sorgulamadığım gibi

17.2.12

Bugün İçimin Şemsiyelerini Kapattım


Bu akşam eve dönmek için otobüse bindiğimde hayatın her anında yalnız olmadığımı gördüm. Benimle aynı otobüse binen ve aynı yere giden insanları benimle aynı sanardım.
Yaşamlarımızı bir otobüsten ibaret kurardım kafamda. Bu akşam böyle olmadığına şahit oldum. Arabanın camına vuran kar taneleri üzerine düşündüm birazda.
Sonra aklıma çok farklı bir şey geldi. ‘Bir kar tanesi gibi ‘ insan olmak.

Yol biraz kapalı ve kar yüzünden arabayı yavaşlatıyordu. Bizde sallana sallana ağırdan alarak gidiyorduk evlerimize. Ben düşünmeye devam ettim. Dışarı bakarken Tekrar geçirdim aklımdan; bir kar tanesi gibi insanlar mıydık? Yoksa bir yağmur mu? Hangisini yakıştırırdık kendimize. Hangisinin sonu bizi mutlu ederdi. Ve hangisi daha çok tatmin ederdi? Tüm bunları cevaplamak için hayal ettim.

Bir kar tanesi olmayı kurdum kafamda. Sadece tek mevsim, bir yıl boyunca tek bir ay’da yağan. Belki özel ama epey zor olan.
Ayrıca gökyüzündeyken henüz keşfedilmeyen fakat keşfedilmeye de pek vakti olmayan.
Bunca uğraştan sonra yeryüzüne düşüp tüm beyazlığını kaybeden kar tanesi. Ne istenmeyen bir son olurdu insanlık için. Belki özel ama kısa.

Araba her durakta durmaya devam ediyordu. Her durakta dolmaya. Farklı yüzler aynı yüze bakıp biletlerini uzatıyordu. Farklı duygular içindeydiler. Kimisi kar tanesi olmanın peşinde kimisi hala yağmur dalması kalabilmeyi başarmışken.

Yağmur damlası olmayı başarmak dedim. Bir başarıdır bence hala öyle kalabilmek. Her mevsim yağmak. Her mevsim özgür olmaktır insan olmak. Farklı yerlere düşsen de yine yağmur kalmak. Belki kolaydır erkenden buharlaşmak ama sonsuzdur huzuru. Varlığı dağimidir. Hep söyleriz aslında bardaktan boşalır gibi olmak. Ve bazen inceden çisemek kargaşalı dünya üzerine…

Eve az kalmışken dolup coşan belediye otobüsünden iniyor insanlar yavaş yavaş. Ağır adımları var. Eminim biraz da korkak.
Kimi kar tanesi olmanın tedirginliğinde kimi hala yağmur olarak kalmışken, kalabilmişken…

İşte, şimdi iniyorum bende. Yağmur olarak iniyorum. Milyon tane damla taşıyarak içimde. İçimi ıslatarak iniyorum. İçimden memnunum.

Arkamı dönüp tekrar indiğim otobüse baktım; benim gibi milyon tane insanı tek bir yere ulaştırmak için bastı gaza. Kim bilir kaç kişinin daha ıslaktı üstü başı, en önemlisi sırılsıklamdı yüreği…




16.2.12

Mercimek Kokusu


Şimdilerde bir sızıntı gibi geçiyor ömrüm. Seni aklıma getirmediğim anlar var. Aklıma senden başkasının geldiği… Erkenden sonlanan uykularım ve göz açıp kapayıncaya kadar geçen günlerim var. Eskilerden hayli uzak, bir o kadar yeni düşlerim var.

Kendime itiraf edeli çok olmuyor bunu. Ellerim terlemeye, yüzüm gülmeye başlayalı çok olmuyor sahi. Şehri boyardım sislerle, şimdi kar yağsın diye bekliyorum bir çocuk gibi.
Bir çocukluk gibi ömrüm genç yaşımda. Bir yaşlı ağaca imrenecek kadar tecrübeli. Sapa sağlam vücudu kırık dökük dalları olan. Hala meyve verebiliyorlar üstelik.

Birde sigara içmediğimi itiraf edeyim. Sigarayı bıraktığımı tek kişi için, kendim için bıraktığımı söyliyim. Nasıl olur tüm bunlara sevinir miyim ? Üstelik sarhoş olmaktan dahi vazgeçmişken. Vazgeçmişken en önce senden! Söylerim dururum bunu yorulmadan. Bir an bile usanmadan. Kulağım hep işitir hep işitmek ister, her an. Bir şarkı söylemek gibi. Anlamlı ve özel. Özel sadece birisi için. Onun için. O, sen değilsin. O en güzel şahıs şimdi. O avuçlarımın karıncalanmasına sebep olan.
Ve o diye tanımladığım tüm olgun meyveler, kışın doğan güneş ve sokak çocuklarına mutluluk.

Üstelik her şeyden habersiz her şeyden uzak. Bedeni dahi kilometrelerce ötede olan. Sevgiye yakışan. Bir taverna hayal et demiştim sana. İşte o bu sahnede en güzel duran. İçeride milyonlarca insan ve biz gülüyoruz. Biz ağlamıyoruz ‘eski’ arkadaşım dostum sevgilim duyuyorsan beni eskide kalan tek insan, biz gülüyoruz kötülüklere karşı. Hayata ve tüm olumsuzluklara karşı biz gülüyoruz, en önce sana karşı…

Ve öncelerin sonralarla bana getirdiği armağan.  Her şeyin bir anlamı var tıpkı masallar gibi. Gece sonunu duyamadığım masallar. Sonunu rüyalarımda kurduğum masallar gibi bir anlamı var her şeyin. Üstelik sabah hiç beklemeden merak ettiğim, uyuyakaldığımda söylediğim kelimeler. Sana gerçekleri itiraf etmesinler yeter. Yeter senin yanında uyuya kalmayayım yeter. Yeter omzunu açtığında gözlerim kapanmasın yeter. Tüm oyunlar bizim olmuşken, bir uçurtmayı dahi hayal ederken, yeter sen bilme gerçekleri ben razıyım yeter.

Ve gel artık. Gel de imrensin bu tavernadaki onca insan. Onca yürek kıskansın ve bizim gibi olmayı hayal etsin. Sen beni üzmezsin, kırmazsın bilirim çok oldu epey oldu gideli, gel de görsün seni eskiyen sevdam. Gel de göreyim seni hazır bunca özlemişken.


Her şeyin bir anlamı var tüm yazılanlar gibi. Bu eskiye yazdığım son yazı. Benden bir hatıra bir gerçek son ‘sonunda’. İşte gülüyor kalemim biraz mercimek kokuyor üstelik sen yokken hayatımda… 

12.2.12

Ne oluyor diye sordum

Dürüst bir yalancıyım dedim ona. Anlamadı. Anlamak istemezdi çoğu zaman, ama bu defa sahiden anlamamıştı. Anlamayarak kalbimi kırmaktan çekiniyordu. Kalbim kırılıyordu; anlamadığında değil, anlamak istemediğin de. Onun başını derde sokmak istemem, belli etmiyorum kırıldığımı. biliyorum olağan kırılıp tekrar bir bütün olmak. Yaşadığım bu şey cesaret istiyor. Güç ve umut. Gücümü mutluluğumdan alıyorum, cesaretimse yeşermek için tek bir su bekliyordu zaten. O da oldu. Peki umutlarım? Umutlarımı şimdi nerede bulacağım? Yüreğini yokladım bir kaç kere, kilitlemiş kapılarını. Niye yazamıyorum? Niye yazarken dahi korkuyorum. Korkak biri olduğumu biliyor. Yalancı olduğumu da. peki devamlı sarhoş ve ağlayan biri olduğumu ne zaman öğrenecek? Onun için ağlamadım, beni hiç ağlatmadı.  Bana değer verdiğini hissediyorum elbette. Ama en çok bana değil.
Bir kefe var içinde milyon tane insan. Milyon taneyim onun için. Milyon tane kalıcam, kapıları hep kapalı...

1.2.12

Tatil Yoksa Pollyanna Gözlüklerimiz Var

Ve bir Oğuzhan yazısı daha demek isterim ki, bu bir ilk. Kaleminden Polyanna doğuran arkadaşım ilk kez yazıyor.Umarım hepiniz seversiniz onu. :)




'' Selamlar!
Bu benim yeni yazım, hatta ilk yazım. Öyle havalı bi' şekilde girip cool gözükeyim dedim ama sanırım beceremedim. Burda yazış amacım depresif depresif yazıp sizin içinize dert olmak değil. Kimsenin midesine öküz gibi oturasım yok çünkü. Çok klişe bir laf olacak sanırım ama hayat kısa, üzülmeye değer mi?


Tatilin başlamasıyla birlikte herkes derin bir ohh çekip tatil planları yapmaya başladı. Nerden mi biliyorum? Ben de yaptım çünkü. Ama şu kötü hava koşulları ben de dahil olmak üzere birçok insanın programını iptal etti. İşin kötüsü "Acaba Mikail benim eğlenmemi istemiyor mu yaa?" modlarına falan girmekten son anda kurtuldum. Şimdi hazırsak Pollyanna gözlüklerimizi takıyoruz ve ben yazımı yazmaya, siz de okumaya devam ediyorsunuz. Taktık değil mi? O zaman başlayalım. Tatil diyince insanların aklına hep bir yere gitmek falan gelir. E doğal olanı da budur zaten. Ama Pollyanna gözlüklerimiz doğal olanın evde oturup dinlenmek olduğunu söylüyor. Neden mi? Çünkü insan tatile gitmek için hazırlanırken yorulur bi' defa. Ohoo o kadar bavulun altından nasıl kalkılır ki? Sonra hazırlan, git, eğleneceğim derken bi' ton yorul gel, bavulları boşalt, onları yıkamaya çalış, yıkadıklarını topla, ütüle, yerine koy falan. Onca gözümüzde büyüttüğümüz o büyülü tatil oldu size işkence. Oysa evde oturmak öyle mi? İstediğin saatte kalk. İstediğin saatte dışarı çık. İstediğin kadar yatıp karpuzu büyüt falan. Kebap iş valla. Hem evde oturup durmak herkesin harcı değil. Herkes evde oturamaz, diğerlerinden farkınız olmuş olur böylece. Düşünsenize ne kadar cool(!) Bu yazıyı "Şok şok şok, bir genç kendini avutmak için tatili kötülerken sıkıntıdan patlayıp hayatını kaybetti!" başlıklı bir haberin altında okuduğunuzu düşündüm de. Nasıl ironidir o öyle. Ya da "ağlasak mı gülsek mi" köşesinde. Gazetelerde böyle köşenin olmadığına eminim ama Pollyanna gözlüklerimiz varken her şeyi yaparız, demiyorum tabii ki de. Artık nasıl bir moda bürünüp kendimi nasıl kandırdıysam "Aman canım tatil olmasa ne olur sanki? Her şey böyle daha güzel eheh" demekten kendimi alamıyorum şuan. Bu Pollyanna gözlükleri fena çarpıyor. Çıkarmalıyız! Tabii bu duruma daha çok kendi uydurduğu bir şeye kendinin inanması durumu deniyor. Sanırım biraz karışık bir durum ismi oldu. Küçükken bir keresinde bize gelen misafir çocuğu odama sokmamak için "Yatağımın altında timsah uyuyor, odaya girersen evi yer. Bence girme." diyip çocuğu inandırdıktan sonra kendim de inanıp gece odamda uyuyamamıştım. İşte nasıl isimlendireceğimi bilemediğim karışık durum aynen böyle.


Kararımı verdim de eğer yaz tatilinde fazla gezemezsem yine buraya gelip sizi tatilden soğutmak için daha birçok şeyler söyleyeceğim. Gözlükler cepte kalsın, tatilin geri kalanında iyi tatiller!


Oğuzhan Uzun